İliç’te altın madeni, Şubat 2024 ortasında, bir cinayete, taammüden bir cinayete sahne oldu. Anagold, maden işletmesini işleten firmadır. Çalık Holding, onun yerli ortağıdır ve öyle anlaşılıyor, Binali Yıldırım orada görevlidir.

“Kaza”da, ölen ya da kayıp olan insan sayısı 9 olarak söyleniyor. Doğru mu bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki, doğru olmama ihtimali çok daha fazladır. Saray Rejimi, her konuda yalan söylemektedir. İçişleri Bakanlığının Ankara’daki yerine PKK bir saldırı düzenlediğinde de ölen sayısını bilmiyoruz. İki yaralanmadan söz ettiklerinde, kameraların kaydettiği görüntülerde, 5’ten fazla ambulans vardı. Irak sınırında, 12 asker kaybettik dediklerinde PKK kaynakları, açık olarak 95 askerin ölmesinden söz ediyordu. Ya da pandemideki ölü sayısı doğru muydu? Peki, 6 Şubat depreminde ölenlerin sayısı doğru mudur? Elbette değildir. Demek Saray Rejimi, her konuda yalan söylüyor. Enflasyon rakamları da yalandır, işsizlik rakamları da yalandır. Yalan, karanlık ölçüsünde artmaktadır. Saray Rejimi de dâhil, modern kapitalist devletlerin tümünde, karanlık ve yalan doğru orantılı hareket etmektedir. Ne kadar karanlığa ihtiyaç duyuyorlarsa, o denli yalan söylemektedirler.

Demek ki onların iş kazası dedikleri, bizim planlı (hukukçular “taammüden” diyorlar) bir cinayet ve katliam dediğimiz bu İliç madenlerinde ölen sayısının baştan aşağıya yalan olduğundan emin olabiliriz.

Bu olay bize sömürge bir ülke olmak nedir konusunda güzel bir ders veriyor. Bizim sol ya da “aydın” geçinen kesimlerimiz için bu nokta önemlidir. Çünkü onlara göre, biz bağımsız bir ülkeyiz. Bunu söylediklerinde, efendiler, perde arkasında gülmektedirler. “Biz, 1920’de bağımsız bir ülke olarak kurulduk” dediklerinde ise, hem gülmektedirler hem de bunu diyenlere “aferin” demekten geri durmamaktadırlar. Bu hâli ile sol ve “aydın”lar, aslında onların sömürgeciliğe dayanan egemenliklerini örtme konusunda özel bir çaba sarf eder durumdadır. Elbette buna “aferin” denir. Hele hele, “TC, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir” diyenleri gördüklerinde, bu gülmelere ses karışmakta, kahkahalar atmaktan kendilerini alamamaktadırlar.

Onun için, sol, “aydın”lar ve bazı “uzmanlar” bu konuyu iyice dinlemeli, incelemelidir.

Biz, Türkiye bir sömürge ülkedir, diyoruz. Oysa siyasal iktidar ve ortakları (yani AK Parti, MHP değil sadece, CHP ve diğerleri de dâhil), yani Saray Rejimi (Saray Rejimi, sadece AK Parti ve MHP demek değildir; İYİ Parti de, CHP de, diğer burjuva partiler de içindedir), “biz bölgesel bir gücüz” diyorlar.

Bu konu üzerinde biraz duralım.

1

Türkiye bir sömürge ülkedir. Sömürge ülke olmak, sadece ekonomik bir olay değildir. Bu konuya sonra döneceğiz. Türkiye, en başından beri, sömürge bir ülke olarak örgütlenmiştir. Ekim Devrimi’nin etkilerini silmek için, iki yönde hareket etmiştir: Birincisi, halkların özgürleşmesini önlemek için, halkların hapishanesini organize etmek için, ırkçı bir Türkçülük geliştirmişlerdir. “Bu devlete bir millet lazım”, egemenin hiç sevmediği “imalat” işini millet imalatında kullanması demektir. İkincisi, TC devleti, giderek Sovyetler’e karşı bir ileri karakol olarak örgütlenmiştir. “Batı medeniyeti” hedefi ile Türkiye, Batı emperyalizminin ortak sömürgesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 10. yıldan sonra bu değişimi çok net görmek mümkündür. Bu, aynı zamanda işçi sınıfının varlığının da reddedilmesi demektir.

Cumhuriyetin 10. yılı, Hitler faşizminin, Ekim Devrimi’ni boğmak üzere, emperyalist sermayece, tekelci sermayece yükseltilmeye başladığı dönemdir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1946’da başlayan ABD egemenliğine tam teslimiyet, NATO’ya 1952’de girilmesi ile tamamlanmıştır.

O günden bu yana, bu ülkede “ortaklaşa sömürgecilik” sürmektedir. “Ortaklaşa sömürge” olma hâli yaygın değildir. Bir ülke, eğer iki veya daha fazla emperyalist güç tarafından sömürgeleşmekte ise, zaten ona uygun, iki parça olarak örgütlenir. Genel eğilim budur. Ama İkinci Dünya Savaşı, faşizmin Kızıl Ordu eli ile, insanlık tarafından yenilgisi de demektir. Bu durum, umutları artırmış, emperyalizme karşı direnişi geliştirmiştir. ABD emperyalizmi liderliğinde Batı emperyalizmi, buna karşı bir cephe oluşturmuştur. Bu karşı-devrim cephesinin askerî gücü NATO’dur ve NATO, üye ülkelerin hepsinde, adına “Gladio” vb. denilen özel örgütlenmeler yaratmıştır.

Türkiye, ekonomik olarak Almanya başta olmak üzere AB’ye bağlı iken, siyasal olarak NATO mekanizmaları ile ABD’ye bağlıdır. “Ortaklaşa sömürge” olma durumu budur.

Nitelik olarak “ortaklaşa sömürge” ile “sömürge” ülke arasında büyük fark yoktur. Her iki hâlde de sömürgedirler.

Ekim Devrimi, 1990’da yenildiğinde, SSCB çözüldüğünde, emperyalist Batı içinde var olan çelişkiler su üstüne çıkmaya başlamıştır. Çok değil, 3 yıl öncesinde, Batılı tekeller, uluslararası sermaye, birbiri ile açık bir savaş hâlinde idi. ABD, Alman otomotiv devi Volkswagen’e cezalar keserken, Almanya da, Google’a cezalar kesmekteydi. Bugün, Ukrayna savaşı sonrasında, ABD yeniden Batı emperyalist cephesini kendi kontrolüne almaya başladıktan sonra, bu savaş görünmez hâle gelmiştir. Ama hâlâ vardır.

Ve Türkiye, Batı güçlerinin savaş alanı hâline gelmektedir. Unutmayınız, Susurluk operasyonu, Almanya’nın operasyonu idi ve ABD kadrolarının odaklandığı “Gladio” tarzı örgütlenmeyi hedef almıştı. Tıpkı İtalya’daki gibi. Ama Türkiye’de başarılı olamamıştır.

2

Bu süre içinde, ABD emperyalizmi, 1990’lardan başlayarak, tehdit altında olan hegemonyasını sürdürebilmek için, Türkiye’yi bir tetikçi hâline getirmek üzere harekete geçmiştir. Balyoz-Ergenekon operasyonları, egemenlerin (Batı emperyalist güçlerinin) Türkiye’de kadrolar üzerinde yürüttüğü mücadeledir. Gülen Hareketi, tamı tamına budur. AK Parti projesi başlı başına budur.

ABD, kendi siyasal egemenliği altında, iki şey yapmaya başlamıştır:

– Bir yandan, ekonomik alanda, yeni sektörler üzerinden (enerji, sağlık sektörü, inşaat, eğitim vb.) Arap sermayesini de devreye sokarak, yeni bir ekonomik elit yaratmaya başlamıştır.

– İkincisi, TC devletini bir tetikçi hâline getirmek üzere, Suriye, Irak, İran, Libya, Balkanlar ve Kafkaslarda etkili hâle getirmeye başlamıştır.

İşte buna, “bölgesel güç” olmak diyorlar.

Bu bölgesel güç olma hâli; (a) sömürge olmaktan çıkmak değil, daha da derinleşen sömürgecilik ilişkisi demektir, (b) emperyalist egemene (buna egemen, efendi de diyebiliriz) rağmen bir güç olma hâli değildir.

Kore’ye asker gönderirken, Kore iç savaşında taraf olurken, aynı tetikçiliği yapmıştır ve o dönemin devrimcileri “Kore nire, Türkiye nire” diye sloganlar atmaktaydı. Menderes iktidarını, “Kerkük ve Musul” üzerine sürerken, Irak’taki Baas iktidarını etkisiz kılmak için uğraşırken, sonunda bir darbe ile Saddam’ı iktidara getirene kadar bu politikayı sürdürürken, aynı tetikçiliği organize ediyorlardı.

Bugün var olan “dışarıda savaş, içeride savaş” durumu, Saray Rejimi’nin politikası, aslında bu tetikçilik ile yakından bağlantılıdır.

Türkiye, bölgenin ekonomik açıdan gelişmiş belli başlı ülkelerinden biridir. Bölgemizde, ekonomik-sosyal-kültürel açıdan, İran, Mısır, Türkiye, Suriye önemli ülkelerindendir. Bu durum sadece Türkiye’ye ait bir durum değildir. Ama ABD politikaları açısından, ABD egemenliği açısından Türkiye-İsrail işbirliği oldukça önemli görünmektedir, en azından bugün böyledir.

Demek ki “bölgesel güç” tarifleri, emperyalizme rağmen değildir.

Evet, dünyada yeni güç dengeleri de oluşmaktadır. Bu yeni güç dengeleri içinde Rusya, Çin vb. ülkelerin, bölgemizde de, dünyada da, ülkemizde de etkileri olur. Bu durum, farklı görüntülerin ortaya çıkmasına neden olabilir, olabilmektedir de. Ama TC devleti, Batı emperyalizminin, ABD’nin sömürgesidir.

Türkiye, bugün, ekonomik olarak hâlâ dünyanın 23. ülkesidir ve içine kara para da konulursa daha da büyük bir ekonomiye sahiptir. Ama bu durum sömürge olma hâlini ortadan kaldırmaz. Zira kara para ekonomisi, yine efendilere, Batı emperyalizmine bağlıdır.

Şimdi, tüm bu gerçekliğin, İliç maden katliamı ile nasıl bir bağı olduğu sorulabilir.

Bazı bilgiler bize yardımcı olabilir.

– Hesaplamalara göre, bunu kesin bilemiyoruz, İliç madeninin sahipleri, aslında ABD’li ama Kanada borsasına bağlı firma, köylüleri bulundukları alandan taşıyıp, onlara evler yapmak da dâhil, 20 milyon USD para harcamıştır. Ve elde ettiği gelir 8.5 milyar USD’dir. Bu oldukça yüksek bir getiridir.

– Anagold şirketi, bulunulan alanı elde etmek için, diğer altın şirketleri ile birlikte, 9 kere meclisten yasa çıkartmıştır. Bu yasa çıkartma işini, sadece altın arama işinde görmüyoruz. Bu durum mesela Cargill ile tarımsal alanda da geçerlidir. Yasada sürekli değişiklik yapılması, mesela ÇED raporlarını aşabilmek için ya da yasal ayarlamalarla kârı artırmak için vb. yapılmaktadır.

– Anagold, köylülerle, ağır hükümler içeren bir anlaşma yapmıştır ve ortaya çıkan hiçbir sorun için dava bile açamayacakları garanti altına alınmıştır. Bu, işgalci bir gücün, işgal ettiği bir alandaki faaliyetine benzemektedir.

– Dünyada çıkarılan tüm altının ancak %1’i süper iletken olarak kullanılmaktadır. Bu süper iletken için kullanılan altının dışında kalan %99’u, para yerine altın, ziynet eşyası olarak altın biçiminde spekülatif amaçlarla kullanılmaktadır. Bilindiği gibi, artık dünyada para basma işi altına bağlı değildir. ABD yıllarca bu nedenle karşılıksız dolar basmıştır. Ve son yıllarda, tüm ülkeler bunu yapmaktadır. Öte yandan süper iletken olarak pek çok yeni madde üretilebilmektedir.

– Siyanürle altın üretme işi, doğanın açık ve net bir yağması, yok edilmesidir. Ve üstelik, gerçek anlamı ile dünyada kimse altına ihtiyaç duymamaktadır. Hiçbir biçimde insanî bir gereksinim değildir. Bu kadar tahripkâr bir maddenin, siyanürle üretilmesi, ancak açgözlülükle, yüksek kâr hırsı ile ve hepsinden önemlisi sömürgecilikle açıklanabilir. Birçok ülke, siyanürle altın elde edilmesini yasaklamıştır.

Bu bilgiler ışığında şu sorulabilir: Bir ülke, neden böylesi bir tahribe, böylesi bir yağmaya müsaade eder? Yanıtı sömürgeciliktedir.

Altın madeni işleten tüm firmalar Türkiye’de, çok küçük bir oranını devlete ödemektedir. Ve bu da, beyan ettikleri miktara bağlıdır. Çünkü beyan etmedikleri miktar oldukça yüksektir.

Altın madenleri, Türkiye’de, oldukça ciddi ayrıcalıklar da elde etmiştir. Bir bölgeyi boşaltma, basit bir ayrıcalık değildir. Ama dahası var, bu firmaların tümü, devletten çok ciddi teşvik ve ayrıcalıklar elde ederek işe başlamaktadır. Öylesine vergi avantajları, öylesine bedava krediler vb. elde etmişlerdir ki, gerçekte hiçbir yatırım yapmamışlardır dense, yeridir. Demek siyanürle altın madeni işleten firmalar, madeni aldıklarında, daha ilk gün, ceplerine para koymaktadırlar. Sadece AK Parti döneminde elde edilen bu ayrıcalıklar, yağma ekonomisine çok güzel örneklerdir.

İşte bunlar sömürgeciliktir.

Sömürge olma hâli, salt ekonomik bir hâl değildir. Egemen, kendine bağlı memurlar, yöneticiler “seçer”ken ya da “seçtirirken”, aynı zamanda uluslararası sermaye ile ortaklık kurarak kasalarını dolduran yerli ortaklar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, ülkemizdeki tekeller, holdingler, aslında uluslararası sermayeye bağlıdır, onların ajanlarıdır.

Sömürgecilik, hukuk sistemini, devlet yönetimini, yerel yönetimleri etkilemektedir. Kurdukları, rüşvet de içinde, kontrol mekanizmaları ile her şeye çökmektedirler.

Ve bu aynı zamanda sosyal, aynı zamanda kültürel bir değişim de demektir. Kendini, geleceğini, havasını, toprağını, doğasını, suyunu satan, bunu yok ederek kullananlara izin veren devlet çarkı, aslında insanı da kirletmektedir.

Sömürge ülkelerde, sömürgeci bir kişilik ortaya çıkmaktadır. Efendiye, yabancı tekellere, para babalarına hayranlık duyan, onlardan bir kırıntı alabilmek için onlara yaltaklanan, bireysel çıkarı için, ailesini, köyünü, toplumunu feda eden bir kişiliktir bu.

Buna, Batı, “medeniyet taşıma” adını vermektedir. Efendinin köpekliğini, kâhyalığını yapan egemenler ise, “medeniyet taşıma” işini her gün propaganda etmekte, bunu bir kültür ve politik hedef hâline getirmektedir. Amerikalının dilini, Amerikalının giyim biçimini, Amerikalının kendini aşağılamasını baş tacı yapmaktadır. Saray Rejimi “buyruk” veren bir sultan gibi, başında bir taç varmış gibi davranmaktadır. Bu taç, aslında efendinin boynuna taktığı yuların süslenmiş hâlidir. Egemeni, devleti böyle olan bir ülkede, bu rejime, bu devlete karşı direnmeyen halk kitlelerinde de yalaka, aşağılanmaya boyun eğen, efendinin alaylarına tebessüm eden, yalaka bir kişilik ortaya çıkmaktadır.

Sömürge kişilik, aslında üzerinde uzun uzun konuşulacak bir alandır. Ve egemenler, devleti elinde tutanlar, hayranlık içinde efendiye her türlü hizmeti sunarlarken, kitlelere de bunu “gelişme”, “kalkınma”, “modernleşme”, “vatanın çıkarları” olarak sunmaktadırlar. Bunun için, uzmanlar ordusu, bunun için “aydın”lar organize etmektedirler.

Demek ki, sadece topraklarımız, havamız, tarımımız zehirlenmiyor, aynı zamanda insanımız da zehirlenmektedir. Sömürge kişilik, tüm bunlar karşısında susan, boyun eğen bir kişiliktir. Tarikat şeyhlerinin bu denli fazla olmasının nedeni budur. Tarikat şeyleri, kendi ayakkabılarını yalatırken, “abdest suyunu” müridlerine içtirirken aslında bu efendilerin halkı kirletme planının bir parçası olarak hareket etmektedirler. Çocuklarını Epstein gibilere peşkeş çekme işinin ardında bu vardır. Tarikatlarda erkek ya da kız çocuklarına tecavüz edildiğinde buna, dinî bir kurumda olduğu için “bir kereden bir şey olmaz” diyebilen kadın bakanların varlığı, bu sömürgeci kişilikle anlaşılabilir. Erdoğan’ın, benim görevim rant üretmektir, demesinin, diyebilmesinin, ülkeyi bir AŞ gibi yönetmek istiyorum, diyebilmesinin temelinde bu vardır. Ülkeyi bir çiftlik olarak ele alan efendi, ABD ve Batı emperyalizmi, burayı asla vatanı olarak görmeyen yöneticileri, bu nedenle son derece kolaylıkla bulabilmektedir.

Özetle altın madeni katliamı, aslında içinde efendinin, onun halkına karşı tetikçi olarak kullandığı devletin, şirketlerin, yasal mevzuatı hazırlayanların, bilerek, planlayarak hazırladıkları bir katliamdır.

İliç madeninde meydana gelen olayların tümü, ülkedeki tüm madenler için geçerlidir. Sadece oralarda bu sürecin hangi gün ortaya çıkacağı bilinmemektedir. Ama mutlaka bir gün olacaktır.

Binali’nin, utanmadan, her şeyin kontrol altında olduğunu söyleyebilmesi, bu fütursuzluğun ifadesidir.

Ve tüm bunları önlemenin yolunun, isyan, örgütlü mücadele olduğu açıktır. Bu, işçi ve emekçilerin, kadınların ve gençlerin direnişi ile durdurulabilir. Ve asla lokal olamaz. Yani, tüm iktidarı işçi sınıfının bir devrimle alması olamadan, bu süreç durdurulamaz. İşçi sınıfı, halklar, kendi kaderlerini kendi ellerine almakla görevlidir.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz