Ekonomi ciddi bir konudur. Öyle gözlerini kapatınca varlığını unutacağınız “şey” değildir. Siz her ne kadar “ben düşünmüyorum, demek ki sen de yoksun” deseniz de, ekonomi, gelir size çarpar ve acıtır. Demek ki ekonomi, ciddi bir konudur ve öyle konuşulması gerekir. Mesela ekonomi konuşurken gülmek, sizin kredi notunuzu düşürür. Ya da ekonomi konuşurken yanlış bir pozisyonda oturuyorsanız, bu sizin “piyasa değerinizi” etkiler. Damat’tan hatırlayın lütfen, ekonomi konuşurken Damat Berat, son derece kavisli el hareketlerine boyun ve baş hareketleri ekliyordu. Peki ne oldu? İşte olmadı. Ciddi iştir ekonomi. Mesela asgarî ücret konusunda konuşmak “ekonomi” konuşmaktır. Türk-İş Başkanı, asgarî ücretin açıklanacağı toplantıya, “katılmak istemez ama fotoğraf karesinde olmaktan da mutluluk duyar” gibi tarif edilebilecek çelişkili hâllerin vereceği “kıvraklıkla” katılınca, piyasa değeri düşmüştür. Artık onun işi zor.

Hele ki borsa ve finansal oyunlar alanı ne denli gelişmiş ise, ekonominin hapşırmaya olan duyarlılığı çok ama çok artıyor. Diyelim siz dedikodu yapıyorsunuz ve komşu kızını çekemiyorsunuz, eğer borsa çok gelişmiş ise, eğer komşu kızı baştan aşağıya iyi CV’li bir “ekonomik varlık” ise, onun geleceğini çok ama çok ciddi bir şekilde etkiliyorsunuz demektir. Borsa ve kumarhane kapitalizminin dedikoduya duyarlılığına “kıskançlık katsayısı” diyebilir miyiz? Sakın bunu burjuva iktisatçılarımız duymasın, hemen böyle bir katsayı keşfederler.

Aslında buraya kadar söylediklerimiz size şaka gibi gelebilir ama elbette değil. Biz Kaldıraç Hareketi’yiz ve onun bir neferi olarak, böylesi ciddi konularda, ayda bir kere yazı yazacaksak, tabii ki ciddi yazarız. Size şaka gibi gelmiş ise, bu durumun trajikomik olmasından kaynaklanmaktadır, yoksa bizim tutumumuz bu değil.

Denilir ki, “savaş, siyasal çıkarların yoğunlaştırılmış hâlidir”, “savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir.” Ve yine derler ki, siyaset ya da size daha hoş geliyorsa politika, ekonomik çıkarların özlü biçimde ifadesidir. Yani eninde sonunda iş gelir ekonomiye dayanır. İnsan kendi yaşamını sürdürmek için çalışmak zorundadır ve bu çalışma, sınıflı toplumlarda zorunlu (meta zoru veya kırbaç zoru fark etmez) çalışmadır. İşçi ve emekçiler, içinde yaşadığımız kapitalist toplumda, çalıştıkları hâlde yaşayamaz, insanca yaşayamaz hâldedirler. Hayatı üreten işçi ve emekçilerdir ama onlar bu “hayat”ın kırıntılarına mahkûm yaşarlar. Ve gözlerini kapatarak, bu ekonomik gerçeklikten, toplumun sınıflara bölünmüş hâlinden, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet gerçeğinden kurtulmak mümkün değildir.

Konu “ülke ekonomisi” olduğunda, durum biraz olsun komik hâle gelir. Mesela devlet, burjuvaların kasalarını dolduran paraları, tekellerin, holdinglerin kârlarını “ülke ekonomisi” olarak ilan ederler. Derler ki, her kişiye yıllık mesela 11 bin USD gelir kaydedilmektedir. İstatistik, her bilim alanında önemlidir. Ama istatistikî yalan, sadece ve en etkili şekilde ekonomi alanında vardır.

Yalanın tür ve dereceleri vardır: pembe yalan derler ya da düz yalan. Kuyruklu yalan daha kötüsüdür ve gelişmişidir. Ve en gelişmişi, istatistikî yalandır ve rakamlara dayalı olduğu varsayıldığı için, işçi ve emekçiler için en büyük yalandır.

11 bin USD yıllık gelir, elbette 4 kişilik bir aile için 44 bin USD demektir, bu da 1.300.000 TL’den fazla gelir demektir. Oysa gerçek, ocak sonu alınan maaşla, 17.000 x 12 = 204.000 TL yıllık gelirdir. Eğer aileden 2 kişi çalışıyorsa, bu durumda 408.000 TL yıllık gelir anlamına gelir. İşte size gurur kaynağı olan fert başına düşen milli gelir.

Mesela bize “ulusal çıkar” denildi mi, biz, dünyanın tüm işçileri biliriz ki, bu koskoca bir yalandır ve yalanın çerçevelenmiş hâli olarak, devletin her kurumuna asılıdır. Hiçbir burjuva devletin, çerçevelenmiş yalan olarak “ulusal çıkar”dan daha önemli bir fotoğrafı yoktur ki devlet ofislerini süslesin.

Bizim gibi bir ülkede, bu durum biraz daha çıplak hâle geliyor.

İki nedeni vardır: İlki Türkiye sömürge bir ülkedir ve sömürge bir ülkede “ulusal ekonomi” çok daha komik hâle gelmektedir. Mesela tarım politikalarını belirlemek için Cargill firmasının, bu uluslararası tröstün, Erdoğan’ın koltuğunun altına 4 kere “yasa paketi” koymuş olması bu durumdur. Cargill, kendi ülkesinde kendi çıkarlarını “ulusal çıkar” diye yutturabilir. Bunu her kapitalist ülkedeki tekeller zaten yapıyorlar. Ama sömürge bir ülkede, Amerikalı Cargill’in “ulusal çıkar” adına yasalar çıkartması, daha özel bir durumdur. İşte bu durumda “yerli-milli ekonomi” dediklerinde, gerçekten Cem Yılmaz’ın iş bulması mümkün olmaktan çıkar. İş bulabilir ama işini hakkı ile yapacak olsa kodese doğru yola çıkmış demek olur. Demek ki, ilki sömürge ülke olmaktan kaynaklı bir özel hâl vardır. İkincisi, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik krizdir. Dünya kapitalist sisteminin krizlerini de ithal eden Türkiye ekonomisi, aslında iflas etmiştir. Mesela Arjantin’in yeni Neonazi başbakanı, artık Merkez Bankası’na (MB) ihtiyaç yoktur derken, sadece açık davranmaktadır. Para birimini de ABD Doları hâline getirmek istemesi, Arjantin “ulusal ekonomisi” için, son derece faydalıdır. Ne diyelim? Yine iş komikleşti, trajikomik hâldir bu.

Bizde bu trajikomik durum, her alanda farklı etkilere neden olmaktadır. Mesela birileri dolarları nerelerine sokacağını şaşırdığı için YouTuber hâline gelirken, milyonlarca insan açlıkla boğuşmaktadır ve buna “ülke ekonomisi” denilmektedir. Utanmazca cümbüşler yapanlar, araçlarda pudra şekeri çekenler sesleri çıkanlardır, zira para onlardadır. Milyonlarca insan, nüfusun belki %85’i ise açlıkla, işsizlikle boğuşmaktadır ve sessizdirler. Az sayıda zenginin kahkahaları, on milyonlarca yoksulun sessizliğini bastırmaktadır. Az sayıda kişi parayı ne yapacağını bilemez hâlde iken, on milyonlarca insan onlara hayranlıkla bakarak kırıntılar toplamaya çalışmaktadır. Onlar her şeyi çalıp yağmalarken, ekmek çalan çocuklar yargılanmakta, dövülmektedir. İşte size “ulusal birlik” ve büyük “ülke ekonomisi” kavramı.

Biz bunu, Kaldıraç Hareketi olarak yazdık. Dedik ki, ülke ekonomisi iflas etmiştir ve bu nedenle, alacaklılar bir “uluslararası konsorsiyum” oluşturmuştur. Bunun anlaşması, Mart 2023’te yapılmış olmalıdır, seçimlerden önce olduğu kesin. Bu uluslararası konsorsiyum, bazı gelirlere el koymuş, ilave vergiler ve haraçlar devreye sokmuştur. Ve bu işi yapmak için, yeni Erdoğanlı kabineye güvenmediklerinden, iki memur atamışlardır. Biri Mehmet Şimşek’tir. Kendisi birkaç vatandaşlığı olan birisidir ve daha önce görevinden alınmıştır. İkincisi ise yeni bir isimdir. Kadındır. Ve anne olduğunu yeni öğreniyoruz. Hafize Gaye Erkan’dır ve MB’nin başına getirilmiştir.

Baş ekonomist, her şeyin başı Erdoğan, MB için bir “bayan” bulduğunu söylemiştir. Ama doğru olduğu konusunda şüpheler var. Onu acaba, o mu bulmuştur? Kendisine “önerilmiş” midir? Efendilerin “önerileri” acaba emir denilen şeyin daha sert hâli midir?

Biz söyledik, bu iki isim, uluslararası konsorsiyumun elemanlarıdır. Öyle olduğu anlaşılıyor.

CHP, Kemalist devlet kadroları olduklarını ilan etmiş olanlar, birçok gazeteci, Saray Rejimi’ni “liyakatsizlik” ile suçlamaktaydı. Ama bu iki ismi, “liyakatli” olarak ilan ettiler. Koskocaman CV’leri vardı.

Hırsız için en layık kişi, hırsızlık konusunda deneyimli kişidir. Yalancı için en layık kişi, yalanı efendisinin çıkarına söyleyebilendir. Saray Rejimi’nin her kadro atamasının liyakatsizlikle suçlanmasını yanlış buluyoruz, dahası “ucuz”dur da. Ucuz espri cinsinden ucuz değerlendirmedir. Çünkü Saray için en uygun kadrolar, bugün zaten var olanlardır.

Ama CHP ve Kemalist kadrolar, onların etrafındaki uzmanlar, aslında Gaye Hanım ve Şimşek Efendi’yi liyakatli ilan ederken, kendilerinin de bağlı olduğu uluslararası sermaye cephesinden işe bakmaktadırlar.

Ama ne yazık ki Gaye Hanım ile ilgili dosya erken patladı. Kim bilir, belki de Saray’a alternatif olacağı düşünülmüş olabilir. Kim bilir, belki de birilerine dokunmuştur. Ama sonuçta durum ortada. Bu bir “ulusal ekonomi” yaklaşımı olarak komik bir filmdir. Artık trajedi bölümünün önemi yok, ne de olsa “acıların çocuğu” olma hâli yaygındır. Ve izninizle, konuyu son derece ciddi bir tarzda ele almaktan yanayız.

Ahmet Hakan, Saray’ın prestiji için çalışmaktadır. Bu nedenle Emine Erdoğan ile, “harem” üzerine röportaj yapmıştı. Emine Hanım, bu röportajda, “Harem, bir eğitim kurumudur” demişti. Ahmet Hakan, elbette, bu durumda “efendim harem bir eğitim kurumu ise baş öğretmeni kimdir” diye sormamıştır. Uygundur, Ahmet Hakan tarzı gazetecilik budur.

Ama Ahmet Hakan, Gaye Hanım’la bir röportaj yapmıştır. Gaye Hanım, bu röportajda, aslında devlet memuru gibi konuşmamıştır. Öyle ya, MB Başkanı bir devlet memurudur ve doğrusu sadece MB kararları hakkında konuşur. Ama Gaye Hanım, bu röportajda, apartman yöneticisi hakkında konuşmuştur. MB Başkanı, TÜİK’e karşı apartman yöneticisinin bakış açısı ile konuşmayı seçmiştir. Halkçı diyecektik ama olmadı. Apartman yöneticisi yerine, apartmanın kapıcısı seçilmiş olsaydı, belki olurdu. Gaye Hanım, İstanbul’da kiraların Manhattan’dan pahalı olmasını saçma bulduğunu söylemiştir. Ve Gaye Hanım, Manhattan’da yaşama hayaline karşılık, burada, İstanbul’da evsiz olduğu için babasının evinde kaldığını ilan etmiştir. Gazeteci kılıklı kişi sormamıştır, şu adresteki ev sizin değil mi, dememiştir. Ama Ahmet Hakan, hâlâ yazmaya devam etmekte iken, Gaye Hanım’ın evi olduğu ortaya çıkmıştır.

Bununla kalmamıştır.

Gaye Erkan, annesi ve babasını “makam odası” ile onurlandırmıştır. Öyle ya, biricik kızları MB Başkanı olmuş iken, onlara bir “makam odası” vermesin mi? Vermiştir. Babası, bir kişiyi, Büşra Hanım’ı işten çıkartmıştır. Demek babası etkindir. Büşra Hanım da demek ki devlet memuru değildir. Taşeron firmada çalışmaktadır. Demek ki Merkez Bankası’nda taşeron firma elemanları çalışmaktadır.

Gaye Hanım’ın bir bebeği olduğu ortaya çıkmıştır. Bebek 15 aylık veya 3 yıllık gibi konuşulmaktadır. Bebeğin bakıma ihtiyacı vardır. Emzirme sorunu da var mı henüz net değil. Ama Uğur Dündar, Hafize Gaye Erkan’a sahip çıkarken, bir anne olduğunu vurgulamıştır. Gören de der ki, Uğur Dündar, her annenin emzirme hakkı için, çocuklarını işyerine getirmesini savunmaktadır. Oysa kreş diye bir şey var. Bir tekstil fabrikasında çalışan annenin, kreşe verecek parası olmayabilir. Ama Gaye Hanım’ın böylesi bir parası olma ihtimali vardır. Diyelim ki devletten aldığı para yetmiyor, aylık 160 bin TL imiş, peki ama acaba uluslararası konsorsiyumdan aldığı para da mı yetmiyor?

Gördünüz mü durum ne kadar ciddidir.

Hafize Hanım zor durumdadır.

Mesela ekonomist Zelyut, istikrar adına Hafize Hanım’ın uyarılmasını, görevden alınmamasını savunmaktadır. Çünkü liyakat sistemine uygundur diyecek ama olmuyor. İkaz ile yetinilmeli yoksa ülke ekonomisi mahvolur, diyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu görüşü Dündar da paylaşıyor. Yani, uluslararası konsorsiyum devrededir.

Hafize Gaye Erkan, bu sırada ABD’deymiş. Söylentilere göre, kendisi orada para arıyordu. 23 Aralık 2023’te gitmiş Amerika’ya ve o tarihler, Christmas tatilidir ve 2 Ocak’a kadar her yer kapalıdır. Yani, para bulma görüşmeleri olsa olsa 2 Ocak 2024’te başlayabilir. Ülkeye 1 ay sonra dönmesi söz konusudur. Herhâlde bebeği de yanındadır ve herhâlde Uğur Dündar’ın anne Gaye Hanım vurgusuna uygun olarak, annesi ve babası da onunla birliktedir. Bunları henüz bilmiyoruz.

Şimdi, Hafize Hanım, acaba, adına çalıştığı uluslararası konsorsiyumun kendisine sahip çıkmasını mı bekleyecektir? Çünkü “yasal haklarımı arayacağım” demiştir. Yasal haklar, muhtemelen sözleşmeyle belirlenmiştir. Acaba Hafize Gaye Erkan’ın sözleşmesinde hangi haklar vardır? Mesela kreş hakkı var mıdır? Mesela emzirme izni var mıdır? Gaye Hanım, babası ve annesi ile birlikte sendikalı olacak mıdır?

Öyle anlaşılıyor ki Hafize Hanım, bir kişiyi görevden almış ama bu kişi Kartal İmam Hatip mezunu imiş. Bu nedenle onu tekrar göreve iade etmiştir. Bilal Oğlan baskın çıkmıştır. Acaba Hafize Hanım, haklarını almak için gideceği mahkemede bu konuyu da gündeme getirecek midir?

Acaba anayasa mahkemesi konusunda konuşurken Bahçeli, AYM kapatılsın diyebildiğine göre, MB kapatılsın da diyebilecek midir? Öyle ya, Arjantin örneği oradadır. Öyle ya, kara para ekonomisi, MB’nin büyüklüğünün kaç katı hâline gelmiş durumdadır. Ülkenin GSMH’sinden daha fazla kara para ortadadır.

Saray Rejimi, artık biliyoruz, parlamentonun süs, dekor hâline gelmesi hâlidir. Saray Rejimi, tüm burjuva partileri gereksiz hâle getirmiş, hepsi tek bir partinin şebekesi hâline getirilmiştir. Saray Rejimi, iç savaş hukukunu uygulamaktadır. Dışarıda ve içeride savaş hâli, son kabine ile daha da geliştirilmiştir. Saray Rejimi yeni kabinesi ile tam bir savaş kabinesi hâline gelmiştir.

Saray Rejimi, son seçimlerden sonra, ekonomiyi uluslararası konsorsiyuma teslim etmiştir. Bu uluslararası konsorsiyum için önde olan şey, borçların tahsili ve buna bağlı işlerdir. Savaş için tetikçi bir devlet ile, ekonominin uluslararası konsorsiyumun denetimine alınması hâli birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. ABD’nin Filistin savaşı ile Ortadoğu planları daha da hızlanmış, birçok güçlük oluşmuştur. Bu durum, TC devletini de etkilemektedir. İran’a savaş konusunda görevlerini yerine getirmesi, dün kadar kolay değildir. Bu durum, birçok şeyi de etkilemektedir. MB’deki durum da bunun içindedir. ABD’nin yeni zenginler yaratma, bu doğrultuda yağma politikalarının bir yan ürünü, Erdoğan ailesinin kasalarını doldurmasıdır. Buna, katlanılması gereken maliyet diyebilirsiniz. Bu durum, tüm yönetim kademelerinde bir çürüme, yağma ve rant politikalarına, savaş politikalarına uygun olarak pay alma sürecini beraberinde getirmiştir. Demek, Gaye Hanım da bu sürece erkenden alışmıştır.

Şimdi, bazı uzmanların, anlaşmalara uygun olarak Gaye-Şimşek ikilisinin görevde kalmasını istemesi anlaşılırdır. CHP tayfası ve onun ardındaki Kemalist diye anılan kadroların bu anlaşmalara uygun davranması, “ulusal ekonomi” vurgusunun ardına saklanılması boşuna değildir. Görevleri ve işleri budur. Bunun için, bu kadroları “liyakatli” diye adlandırıyorlar. Uluslararası sermayenin her kararını kabul ederek, bir çeşit ulusal ekonomi yaratılamaz, yalandır.

Bu çürüme hâlidir.

Bu çürüme hâli, başka alanlarda da kendini açık biçimde ortaya koyacaktır. Tarikatlar, uluslararası uyuşturucu şebekeleri vb. her alanda etkilerini göstermektedir. Bunun daha azalması değil, artması söz konusu olacaktır. Egemenin bunalımı, tüm toplumu sarmaktadır, sadece devlet kurumlarını değil, yaşamın her alanını bu çürüme kirletmektedir.

Tekrar söylemek gerekir: Saray Rejimi’nin niteliğini doğru kavramadan, olup biteni anlamak da mümkün değildir. Nüfusun %85’i ile bir avuç, para sahibi, mülk sahibi arasında sürmekte olan sınıf savaşımı, üzerini neyle örtmek isteseler istesinler, kendini daha açık biçimlerde ortaya koyacaktır. Gerçek, işçi ve emekçilerin yaşamlarının içindedir. Bu yaşamı, işçi ve emekçilerin, kadınların ve gençlerin yaşamını yokmuş gibi kabul ederek, havada bir ekonomi üzerine tartışma, hiçbir açıdan ciddi değildir, komiktir.

Egemenin kendi içindeki kavgaları sürecektir. Ama bizim, biz devrimci sosyalistlerin gözü direnişte olmalıdır. İşçi sınıfının, kadınların ve gençlerin, dünyanın her yerinde direnenlerin, Kürt hareketinin direnişidir belirleyici olan. Çıkış, işçi sınıfının önderliğinde gelişecek direnişlerdedir. Bu direnişler, geleceği kazanmanın tek yoludur. Saray Rejimi’ni yerle bir etmeden, bu baskı ve zulme, bu çürümeye son vermek mümkün değildir.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz