Biliniyor, biz Marksistler için, sınıf mücadelesinde her zaman somut durumun somut analizi önemli bir yere sahiptir. Zorluklarını, en azından teorik olarak saptamak mümkündür. Bugünü, bugün süren sınıf savaşımını, sınıfların durumunu, egemenin ve işçi sınıfının ruh hâlini vb. saptamak, mesela 10 yıl sonrasından bakınca, daha kolaydır. Oysa yaşanılan andan bakılınca, işin birçok zorluğu var. Bir de elbette analizi yapan bir taraftır ve doğrusu objektiflik adına bu taraf olma hâlinden vazgeçmek diye bir şey de yoktur. Tüm bunlar yanılgıları beraberinde getirebilir. Ama yine de “somut durumun somut analizi” büyük bir öneme sahiptir.

Ekonomistler ve tarihçiler için mesela, istatistikler sonradan gelir. Bu nedenle, birçok durumda, eğilimleri saptamak büyük önem arz eder.

Yaşanan ânın analizi, her zaman kendine has zorluklar içerir ve doğrusu, sınıf mücadelesinde, işçi sınıfı için bir devrimci örgüt olmazsa, bu çok daha zor hâle gelir. Bu nedenle, aslında “somut durumun somut analizi”, bir bireysel çaba olarak ele alınamaz, alınmamalı.

Mayıs 2023 “seçimleri”nden sonra, ortaya çıkan durumu analiz etmek, egemen sınıfta, TC devletinde, Saray Rejimi’nde meydana gelen değişimleri anlamak, işçi sınıfı cephesinde, sol kesimlerde ortaya çıkan eğilimleri doğru anlamak büyük öneme sahiptir.

Yeni, yerel seçimlerin öncesinde, bu açıdan bazı saptamaları yapmak gerektiği kanısındayız.

1

Mayıs 2023 seçimleri, bir müsamere idi. Egemen, bu konuda bir anlaşma yapmıştır ve anlaşmanın sonuçlara kadar detaylı bir anlaşma olduğu artık söylenebilir. Yani birkaç gazetecinin seçimin akşamında daha ilk sonuçlar yayınlanır yayınlanmaz, seçim sonucunun %52-48 olduğunu “bilmeleri”, öyle yüksek olasılıkla gerçekleşen tahminlerden değildi. Bu onlara fısıldanmıştı. Çünkü egemen, aslında sonuçların “meşru görülmesi”ni istiyordu. Sadece sonuçları açıklamak değil, o sonuçlara “halkın inandırılması” da meselenin bir parçasıydı. Yoksa seçim yapılmadan da bu sonuçlar açıklanabilirdi. Halkın inandırılması, elbette, bir reklam çalışması, bir ajans çalışması, bir propaganda çalışması, bir karartma çalışması demektir. Bunu yaptılar.

CHP ve diğer burjuva siyasal partiler, yani devlet partisinin diğer şebekeleri (tüm partiler bir tek devlet partisinin kollarıdır) seçim sonuçlarını hemen “meşru” ilan ettiler.

Zavallıdır. Zavallıdır çünkü TC devleti, Saray Rejimi, tüm kadrolarını o pozisyona itmek zorundadır. Kişisel almamalıdır. İnce’dir. Kalın’ın yanında rol almak istemiştir. Ama ufku dardır ve Kalın’ın yanında İnce tel olmak, ancak sazlı çalgıların bir bölümünde vardır, TC devleti, öyle işlemez. Ve mayıs seçimlerinin sonrasında, “Muharrem İnce haklıymış” gibi stampalarla yazılamalar yaptırmaktadır. Oysa Kılıçdaroğlu da bu yolu izlemelidir. Hemen ve daha üst düzeyden sahne almalıdır.

İnce, önceki seçimleri “meşru” ilan etti. Ondan önce referandum “meşru” ilan edildi. Ve şimdi de Mayıs 2023 seçimleri meşru ilan edildi.

Buna rağmen, kimse Erdoğan’a seçilmiş gibi bakmıyor. En çok da seçilmediğinin kendisi farkındadır. Zira kendisini seçen egemen, kendisini sandıktan çıkartma karşılığında ona görevler vermiştir ve görevler, oldukça ağırdır. İstese de, yapabileceği tartışma konusudur.

2

Egemen seçim süreci ile birkaç şeyi hâlletmek, yoluna koymak, sistemi sağlamlaştırmak istemiştir. Buna, Saray Rejimi’nin güçlendirilmesi diyelim. Onlar da öyle diyorlar. Başaracakları için değil ama istekleri ve ihtiyaçları budur. Yani onların cephesinden, somut durum bunu gerektirmektedir.

İlki, Erdoğan’ı seçenlerin kendisine verdiği göreve hazırlıktır. Görev, tetikçiliğin ileri götürülmesidir. Tetikçiliğin “kurumsallaşması” da diyebilirsiniz. Her ne demekse bu “kurumsallaşma”, çok tuhaf anlamlarda da kullanılmaktadır. Faşizmin kurumsallaşması gibi. Bunu sonraya bırakalım.

Saray Rejimi’nin güçlendirilmesi için bazı adımlar attılar. Artık diğer partiler, muhalefet rolünü bırakıp, Saray için, “devlet için” hizmet etmeye yöneldiler. Akşener yetmezdi, Kılıçdaroğlu da bunu yaptı. Tek başına da yapmadı.

Bir devlet partisi, birden fazla parti görünümüne bürünmüştür. Uzun zamandır böyledir. Egemen bunu yapmak için, her birinin başına bir devlet memuru koymuştur. Hepsi öyledir. Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken, İnce’yi eleştirirken, Akşener’i eleştirirken vb. her birinin devlet memuru olduğunu unutmamak gerekir. Bizim ülkemizde, ticaret yapanlar, “devlet memuru kafası” diye bir deyim kullanırlar ve anlamı, ufukları dar anlamına da gelebilmektedir. Sadece ticaretten anlamazlar demek değildir bu ama aynı zamanda rüşvet almakla yetinmek anlamına da gelmektedir. Oysa tüccar, sadece rüşvetle yetinmez. Kâr diye bir konusu vardır ve rüşvet ile adam satın almayı, en çok devlet ile ilişkilerinde kullanırlar.

İşte, bu partilerin hepsi, hep birlikte, zaten bir parçası oldukları Saray Rejimi’ni güçlendirmek için, seçim sürecinde rol almışlardır.

Rolün büyüğü CHP’ye düşmüştür. Solu “demokrasi” vaadi ile sistemin partilerinden biri olan CHP’nin kuyruğuna takmayı başardıklarını kabul etmek gerekir. Bu, onların başarısından çok, bizdeki solun başarısıdır. Sol hareket, bu “başarısını” en çok Kemalist sol ve liberal sola borçludur. Bugün büyütülmeye çalışılan UluSol, bu sürecin yeni dönemdeki gerekleri için hazırlanmaktadır.

Böylece Saray Rejimi, TC devleti, egemen, sisteme karşı bir tehdit olarak düşünülecek direniş eylemlerini yalnızlaştırmayı hedeflemektedir.

İkincisi, seçim sürecinde, muhtemelen Mart 2023’te, TC devletinin alacaklıları için bir çözüm üretilmiştir. Kurulan bir uluslararası konsorsiyum, ekonomiye el koymuştur. Bunu bir çeşit “Düyûn-ı Umûmiye” olarak algılamak mümkündür. Borçlar, bu konsorsiyumun denetiminde, daha yüksek faizlerle “ödenir” hâle gelmiştir. %8-11 ile alınan borçlar, %25 faizle yenilenmiştir. Bu yüksek faizin ödenebilmesi için ilave vergiler konulmuş ve ekonominin denetimi, konsorsiyumun iki memuruna devredilmiştir, Gaye Hanım ve Şimşek Efendi bu konsorsiyumun memurlarıdır. Bu elbette, Erdoğan’ı savaş için çalışmak koşulu ile seçen efendilerin anlaşmasının sonucudur.

Üçüncüsü buna bağlıdır. Savaş kabinesi oluşturulmuştur. Kabinenin Fidan, Kalın, yeni Savunma Bakanı, propaganda için Altun ve İçişleri Bakanı’ndan oluştuğunu ya da onların bu konuda görev aldıklarını söylemek mümkündür. Bu NATO’ya, bu yolla ABD’ye bağlı bir kabinedir. Savaş kabinesi, elbette Saray Rejimi’nin güçlendirilmesi de demektir.

Bunun için, eskisinden daha fazla “yasa tanımama” devreye girmiştir. Atalay’ın davasındaki tutumlar bunun kanıtıdır. Aslında yeni de değildir. Sadece daha açık oynanan bir oyundur bu. Artık maskelere gerek yoktur. Vergiler için nasıl yasalar önemli değil ise, nasıl parlamento diye bir şey süs ise, şimdi bu yolda daha ileri gitmeleri de öylesine beklenendir.

3

İçişleri Bakanı’nın açıklamaları ile öğrendiğimiz, mafya çetelerine karşı operasyonlar, kara para konusunda efendilerin AB bölümünün isteklerinin gereğidir ve elbette Ağar ve çeteleri, bu durumdan memnundur. Zira kara para cennetine dönmüş olan Türkiye’de, Ağar’ın yaptığı işin yönetilmesi için bazı önlemler gereklidir.

Bu aslında eski bir uygulamadır. Çok fazla eroin kaçırmak için biraz “biti kanlanmış” olan bazı gruplar feda edilir. Buna benzerdir. Bu yolla, kara para trafiğinin kontrol altında olduğu hissi, egemenlerin ortak adımları için gereklidir.

Demek oluyor ki, Saray Rejimi’nin güçlendirilmesi, tam da sistemin tüm dişlilerinin ortaya çıktığı bu durumun “normal” ilan edilmesi demektir.

Bu bir “kurumsallaşma” değildir.

“Faşizmin kurumsallaşması” yanlış bir vurgudur. Saray Rejimi, gitmek için gelmemiştir. Böylesi bir şey, yani gitmek için gelmek, devlet makinasına aykırıdır.

Saray Rejimi’ni ortaya çıkartan üç etken vardır. Saray Rejimi, TC devletinin olağanüstü örgütlenmesidir. Bunun üç dayanağı vardır. İlki, emperyalistler arasında süren paylaşım savaşımıdır. Türkiye, sömürgesi olduğu Batı emperyalizminin ortak alanıdır. Burada siyasal alan, NATO mekanizması ile ABD tarafından kontrol edilmektedir. Ekonomik alan ise, AB ekonomisine bağlıdır. ABD ve AB arasındaki savaş, Ukrayna savaşına kadar daha önde idi. Ukrayna savaşı, ABD’nin yeniden AB’yi “teslim alması” sonucunu doğurmuştur. Bu belki aşırı bir vurgu da olabilir. Ama en azından bugün görünen budur. Bu vurgu ile, artık bu güçlerin, ABD, Almanya, Japonya, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Batılı güçlerin kendi aralarında savaşmadıklarını söylemiyoruz. Ama Ukrayna savaşı ile, ABD önderliği altında bu güçler, Rusya ve Çin’i sömürgeleştirmek için birlikte davranmaya başlamışlardır. Çözülen ABD hegemonyası düşünülürse, bu adım, ABD’nin cephe gerisinde ilk zaferi olarak ele alınabilir. Bu süreç, TC devletini çözmekteydi ve hâlâ bu süreç devam etmektedir. Öyle ise Saray Rejimi kendi kendine niye gitsin? İkinci etken, Kürt devrimidir. Kürt devriminin TC devletini nasıl çözdüğünü zaten biliyoruz. Kürt devrimi içinde, biri Barzani kanadı, diğeri ise devrimci kanat olmak üzere iki eğilimin varlığı, en başından beri vardır. Bu, konunun bir başka boyutudur. Üçüncü etken ise Gezi Direnişi ile başlayan, bizim direniş hattı diye tanımladığımız etkendir. Gezi Direnişi, TC devletini çok korkutmuştur. Gezi’nin içinde yer alan güçlerin kendilerini aşan bir etkidir bu. Kürt devrimi ile uğraşan TC devleti, Gezi ile birlikte, derinden korku hissetmiştir. Üstelik Gezi, bir örgütlü kalkışma değildir.

Bu üç etkende çeşitli farklılıklar, gelişmeler yaşanmaktadır. Ama bu etkenler hâlâ varlıklarını sürdürmektedir.

Üstelik, TC devleti, Saray Rejimi ile, ABD tetikçisi olarak bölgede bazı hamleler yapmıştır ve bu durum, bir zaferle sonuçlanmadığı sürece, çözücü etkiyi daha da artırmaktadır.

TC devleti, bu olağanüstü örgütlenmesini, Saray Rejimi’ni sürdürmektedir. Üstelik, emperyalist cephe adına, ileri bölgesel roller üstlenmek niyetindedir. Irak Kürdistanı’nda ortaya çıkan yerleşme planları, son dönemde ortaya çıkan asker kayıpları ile yeniden gündem olmuştur. TC devleti için, Kürtlere karşı her türlü katliam fırsatı, kaçırılmayacak fırsat olarak görülmektedir. ABD, TC devletini, sadece Kürtlere karşı savaş için Irak Kürdistanı’na sokmuyor. TC devleti, Saray Rejimi, Kerkük-Musul hayalleri kursa da, Kürtleri imha etmek için fırsatlar arasa da, ABD açısından bu planlar İran ve Ortadoğu ile de ilgilidir. Bir Amerikalı yetkili, Ukraynalı askerlerin kendileri için Rus öldürdüğünü söylemektedir. Bu bir gerçektir. İşte aynı amaçla İran’a karşı savaş için de bir ucu İsrail, bir ucu Kafkaslar, bir ucu da Türkiye olan bir çevreleme hareketi yaptıkları da açıktır. Hamas’ın saldırısı, bu planları en azından zamanlama açısından bozmuştur. Ve bu durum TC devleti için de ABD ile daha ince bir pazarlık için bir olanak sağlamış olabilir.

Tüm bunlar, içeride, zaten bir gerçek olan hukuksuzlukları artırıyor diye, bu duruma “faşizmin kurumsallaşması” denilemez. “Faşizmin kurumsallaşması” denildiğinde, “demokrasinin tamamen kaybolduğu” söylenmek isteniyorsa, zaten hatalı olan da budur. “Demokrasi” öncesinde de yoktu. Bu nedenle vurguluyorduk ve vurguluyoruz, Saray Rejimi seçimle gitmez.

Erdoğan’ın rolünün daha göstermelik hâle geldiğini söylemek mümkün. Bu durumda, “Erdoğan’ın gitmesi önceliklidir” diyenler için, amaçlarına ulaştılar denilebilir mi? Mesele Saray Rejimi’dir. Saray Rejimi’nin devrilmesi, elbette, kitlesel bir direnişi gerektirmektedir. Öyle gidecektir. Ve eğer bu başarılırsa, “demokrasi”ye dönülsün yeter mantığı ile burjuva egemenliğe razı olmak, büyük hata olur.

Kaldı ki tüm kapitalist dünyada var olan Neonazileşme eğilimi, aslında devletin üzerini örttüğü dişlilerinin ortaya çıkması demektir. Avrupa’da, Mussolini, Franco, Hitler örneklerinde gelişmiş olan faşizmin tüm makinaları-devlet yapısı, daha sonrasında, burjuva devlet tarafından içselleştirilmiştir. Bize demokrasi olarak sunulan tüm Batı sistemi, budur. Biz buna, burjuva devletin yeni örgütlenmesi diyoruz ve adına Tekelci Polis Devleti diyoruz. Burada “tekelcilik”, kapitalizmin tekelci aşamasının egemeni olan tekelleri anlatmak üzere kullanılmaktadır. Günümüz burjuva devleti, tekellerin devletidir. Sosyalist blokun olduğu, devrimlerin geliştiği bir dünyada, egemenler, kendi devletlerini iç savaş için yeniden organize etmişlerdir.

4

Bugün, Saray Rejimi ile, devlet eli ile yeni elitler yaratılmaktadır. Bu yeni elitler, yeni zenginleri de içermektedir. Bu yeni zenginlerin yaratılması sürecinde, devlet eli ile sermaye transferi büyük bir rol oynamaktadır. Bu, ABD çıkarlarına da uygundur. Siyasal alana sahip olan ABD, ekonomik alanda, kendine bağlı yeni elitler yaratmaktadır. Bunun belli alanlarda, sektörlerde gelişmesi gayet anlaşılırdır. Bu sektörlerin başında inşaat, enerji, sağlık, silah sanayii vb. gelmektedir. Nerede boşluk varsa orada. Ama bu durum, Erdoğan’ın iktidar döneminde, daha önceden var olan tekellerin zarara uğradığı vb. gibi yorumlanamaz. Koç Holding, dünyanın ilk 500 büyük şirketi içine girmektedir ve bunda petrol işinin büyük katkısı vardır. Petrol şirketi, Koç’a hediye edilmiştir.

Anlaşılacağı üzere, yeni zenginlerin yaratılması, kısa süreli bir iş değildir.

Kimdir egemen?

Egemen, Türkiye söz konusu olduğunda, uluslararası sermayeden bağımsız ele alınamaz. Çünkü Türkiye sömürge bir ülkedir. Onun için, uluslararası şirketlerden bağımsız olarak, ülke içinde “yerli” egemen aramak hatalı olur. Elbette ülkemizdeki tekeller de bu egemenin bir parçasıdır. Başkası da mümkün değildir.

Ülke içindeki sermaye, bağlı olduğu uluslararası sermaye ile birlikte hareket etmektedir.

Egemen, elbette tam olarak homojen değildir. Yani kendi içinde birçok grubu vardır.

Ülke içinde sermaye transferi ile zengin yaratma süreci hakkında konuşulduğunda, kara para ekonomisinin de bunun bir parçası olduğu unutulmamalıdır. AK Parti iktidarı döneminde, Türkiye’nin uyuşturucu baronlarında değişikliklerin ortaya çıktığını tespit etmek mümkündür. Devlet örgütlenmesinden bağımsız bir uyuşturucu ağı olamaz. Bu nedenle, Saray Rejimi, son derece etkili bir biçimde, baronları ya yeni tarzda örgütlemiş ya da bir bölümünü tasfiye etmiştir. Örnek olsun Aksu grubu, anlaşıldığı kadarı ile devre dışıdır. Ağar önemli bir rol üstlenir durumdadır. Bu ABD adına sürece müdahaledir. Bu konuda uluslararası örgütlenmeler olduğu konusunda da şüphe olmamalıdır. Mesela çocuk kaçırmalarının boyutları konusunda Epstein dosyasının bize gösterdiği boyutlar, ciddi boyutlardır. Ve bu durum, basına bile yansımamaktadır. Her türlü kaçakçılık, her türlü kara para trafiği için Türkiye önemli bir rol üstlenmektedir.

Egemen, tüm bunlardan birlikte oluşmaktadır.

TC’nin eski Ergenekoncu örgütlenmesi ile, yeni İslamcı çete-elitlerin, tarikatların vb. egemen içinde yeri vardır. Bu nedenle, zaman zaman bazı kadroların, mesela Kürt’e karşı savaş konusunda birleşen grupların, kendi aralarında çelişkili tutumları ortaya çıkmaktadır. Tüm bunlar egemenin tanımının içindedir. İster tarikat olsun, ister devlet içinde etkin kadrolar, hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın, her birinin kendi içinde uluslararası grupların kendilerine bağlı örgütlenmeleri vardır. Her biri, kendini, “ulusal”, “yerli ve milli” diye sunabilir. Bu durumu değiştirmez. Zaten başka nasıl kendi çıkarlarını ifade edecekler? Halka karşı, “ulusal”, “milli” gibi etiketler dışında ne demeleri beklenebilir ki?

Devlet içinde örgütlü bir tarikat düşünelim. Bu tarikatın içinde ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve İsrail gibi örgütlenmeler mutlaka vardır. Bu eğilimleri bizim detayları ile bilmemiz, çıplak gözle görmemiz olanaklı olmayabilir. Ama akıl ile bunları bilmek olanaklıdır.

5

Mayıs 2023 seçimleri sonrasında, bir yandan tarikatların, yeni elitlerin ataklar yapması, hilafet ve şeriat istemeleri ve bunun karşısında “ulusal” ve “laik” bir tepkinin oluşması, aslında, egemene karşı sınıf mücadelesinin üstünü örtme işlevini görmektedir.

Burada tereddüde yer yoktur.

Egemen içindeki çatışmalar, aslında onların arkadan ortak tutum almalarını engeller durumda değildir. İşçi eylemleri, gençlerin istemleri, kadınların direnişleri, Kürtlerin direnişi söz konusu olduğunda, hepsi tekmili birden bir araya gelebilmekte zorluk çekmiyorlar.

Egemen içindeki güçler, kendi güçlerini artırmak için, birçok hamle yapmaktadırlar. Burada işçi ve emekçileri, kadınları ve gençleri, “ulusalcılık” ve “laiklik” ile devlete bağlama girişimleri konusunda çok ama çok uyanık olunması gereklidir.

Ülkede her gün yüzlerce insan ölmektedir. Ama bu, gündem dahi olmamaktadır. İş cinayetlerinde bilinen her gün 4-5 kişinin öldüğüdür. Her gün 3-4 kadın öldürülmektedir. Her gün, Kürt veya asker kaç kişinin öldüğü bilinmiyor. Ülkemizde her gün 100 civarında çocuğun kaybolduğu artık Epstein dosyası ile biliniyor. Her gün açlık veya ekonomik sorunlar nedeni ile intiharlar yaşanmaktadır.

Deprem, öylesine gündem dışına itilmektedir ki, milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını sağlayamazken, bu durum gündem hâline bile getirilmemektedir.

Ekonomik kriz, işçi ve emekçiler için, yoksullar için hayatı çekilmez hâle getirmektedir. Hayat pahalı hâle gelirken, ölüm ucuzlamaktadır. Ve bunlar gündem hâline gelmiyor. Bunun yerine bir şeriatçı, tarikatçı tutum ve açıklama ve karşısında “laikliğin” savunusu gündem hâline getirilmektedir. Her iki uç da egemene yaramaktadır.

Böylece, sınıf çelişkileri, artan sömürü, ucuz hâle gelen ölümler, artan pahalılık, soygunlar, derinleşen yoksulluk, işsizlik vb. örtülmektedir.

Dini, çeşitli saldırılarla “öne çıkartarak”, karşısında hiçbir zaman var olmayan laiklik üzerinden, işçi ve emekçilerin laikliği savunması talep edilmektedir. Oysa Saray Rejimi yıkılırsa ve bu kitlesel direniş Saray Rejimi’ni alaşağı ederek burjuva egemenliğe son verirse, zaten gerçek anlamı ile sosyalist bir cumhuriyet kurulursa laiklik diye bir sorun da ortadan kalkacaktır.

6

Saray Rejimi nasıl bir devlet örgütlenmesidir? Bu soruyu yeniden sormalı ve netleştirmeliyiz.

Saray Rejimi, burjuva parlamentonun devre dışı bırakılmasıdır. Parlamento işlevsizdir ve bu yeni değildir. Mayıs 2023 seçimlerinden sonra daha da fazla işlevsizliği ortaya çıkmaktadır, çıkacaktır. Can Atalay kararı, aslında Kavala ve Demirtaş kararlarının devamı demektir.

Demirtaş esir olarak tutulmaktadır. Saray Rejimi’nde hukuk, aslında doğrudan ve çıplak şekli ile kolluk kuvvetinin bir devamıdır. Bu durum, “hukuksuzluk” olarak ele alınamaz. Elbette durumun olumsuzluğunu anlatmak için “hukuksuzluk” denmesi anlaşılırdır ama yanlıştır. Ortada var olan şey, iç savaş hukukudur.

Örneğimiz açıktır; yeni adı ile DEM’in, eski adı ile HDP’nin kazandığı tüm -ya da tümüne yakın- belediyeler, kayyumla yönetilmektedir. Bu, seçim sisteminin göstermelik olduğunun en açık kanıtıdır. Demek ki genel seçimler meşru değildir. Referandum, seçimin çalınmasıdır. Önceki seçim çalınmıştır. Bizzat Erdoğan, “atı alan Üsküdar’ı geçti” demiştir. Bu itiraftır. Mayıs 2023 seçimi bir müsameredir, meşru değildir. Mevcut iktidar, ABD ve emperyalist ortakları tarafından seçilmiştir. Mevcut kabine, açık olarak bir savaş kabinesidir. Saray Rejimi budur.

Saray Rejimi’nde siyasal partilerin bir önemi yoktur. Her biri, resmî devlet partisinin bir şebekesidir. MHP, AK Parti vb. birer parti değildir. Yerel seçimler için dahi, DEM Parti dışında önseçim yapan hiçbir parti yoktur.

Yerel seçimler, daha çok, rant paylaşımını belirlemek için ele alınmaktadır.

Saray Rejimi’nde tarikatlar, “sivil toplum” örgütleri olarak tarif edilmektedir. Bu yolla, egemen içinde bir kanat, kendine kadrolar hazırlamaktadır. Futbol da bu alanın içindedir. Yakında tüm uyuşturucu şebekeleri de “sivil toplum” örgütleri olarak tanımlanırsa şaşmamak gerekir. Bizim liberal solcularımıza, sivil toplum örgütlenmeleri adı altında tüm demokratik kitle örgütlerini (DKÖ) yok etmeye çalışan ideolojik saldırıları organize edenlere, bunları savunmak düşecektir.

Saray Rejimi budur.

Daha başka örnekler de sayılabilir.

Ancak gerekli değildir. Artık her gün “uzman” sıfatı ile karşımıza çıkan ve “TC devleti, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir” tekerlemesini bir dua gibi tekrarlayanların gerçek yüzünü, niyetleri ne olursa olsun, görmek gerekir. Özetle bize, halka, şunu söylüyorlar, “bu yönetim kötü, eski devleti savunalım.” Kendilerine teşekkür ediyoruz ama bu masallarını, gitsinler efendilerine anlatsınlar.

Biz, “efendi” dediğimiz zaman, uluslararası egemenleri kastediyoruz. Onlar adına iş görenler, daha çok kâhyalardır. Onlar, ceplerini doldurmakla meşguldürler. Biliyoruz, kâhya ne kadar cebini doldurursa doldursun, efendiler paranın sahibidirler ve sahipler, sonunda parayı geri almasını bilirler. Örnek mi, Saddam’a bakın. Onun için, efendiler-sahipler açısından “Bay Yüzde On”un serveti sorun değildir. Parayı alıp uzaya ya da öbür dünyaya götürecek değiller ya!

Sınıf savaşımı sertleşmektedir.

Egemen, Saray Rejimi, sınıf mücadelesini her yolla örtmekte, karartmaktadır. Ama sıra saldırılarına geldiğinde, tüm devlet çarkı ile, iktidarı ve muhalefeti ile, uzmanları ve basını ile, polisi, ordusu ve hukuk sistemi ile, topu, TOMA’sı ve copu ile direnişlerin karşısına çıkmaktadırlar. Bir yandan baskı ve şiddeti artırmaktadırlar, bir yandan iç savaş hukukunu devreye sokmaktadırlar ve diğer yandan ise her türlü karartma ile gerçekleri saklamaktadırlar.

Sınıf mücadelesi daha da sertleşecektir.

Bu koşullarda işçi sınıfının, emekçilerin, direnen herkesin, kadınların ve gençlerin aklının berrak olması gereklidir. Devletin, egemenin, para babalarının, uluslararası ve yerli tekellerin devleti, onların örgütü olduğunu bilincimize kazımamız gerekir. Devlet içinde iyi ve kötü yetkili, iyi ve kötü paşa vb. yoktur. Olur da böylesi ortaya çıkarsa onlara bağlı olarak bir çözüme ulaşılamaz. Tersine, işçi sınıfına, kendi örgütleri lazımdır. Bu mücadelede işçi sınıfı örgütsüz olduğu için, Saray Rejimi bu denli güçlüdür. İşçi ve emekçiler, kendi örgütlerini geliştirmek zorundadırlar. Devrimci örgütlenme yoksa, işçi sınıfı devrimci değil ise, bir sonuca ulaşması mümkün değildir.

Gezi Direnişi’nden bu yana sürekli olarak, küçük veya büyük direnişler devam etmektedir. Devlet, işçi sınıfını denetim altında tutmak için sendika mafyasını, çeşitli “uzman”larını, basınını, polisini vb. devreye sokmaktadır. Bu denetimi, bu ablukayı yarmak için, işçi sınıfı kendi örgütlenmelerini geliştirmek zorundadır. Bu konuda aklımızın berrak olması gereklidir.

Ve nihayetinde, devrimci mücadele, sertleşen sınıf savaşımına uygun olarak, saflarını daha sıkı tutmak zorundadır. Burjuva ajanlarının, her türden ve her boydan burjuva uzantılarının devrimci saflarda yeri yoktur.

Bu, sınıf savaşımıdır. Egemene karşı, kapitalizme karşı, sömürüye ve aşağılanmaya karşı, özgürlük ve sosyalizm savaşımıdır. Bu savaşta, aklımızın berrak, saflarımızın sıkı olması gereklidir.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz