Son 2 ay içerisinde bildiğimiz kadarıyla en az 7 öğrenci intihara sürüklendi. Neredeyse her hafta en az bir kez Marmaray, tramvay, metro istasyonunda “intihar” vakasına tanıklık ediyoruz. Son olarak Cizre’de iki kız kardeşin intihara teşebbüs ettiğini, ardından yine Şırnak’ta 17 yaşındaki bir öğrencinin intihar ettiğini gördük. İzmir’de işten çıkarılan 25 yaşındaki Suriyeli mülteci Ahmet İbrahim intihara sürüklendi, Tokat’ın Erbaa ilçesinde zabıtanın tezgahını kaldırmak istediği seyyar satıcı kendini yaktı, hastaneye kaldırıldı.

Peki neden bu kadar çok insan intihara teşebbüs ediyor? İlk çırpıda aklımıza gelen birçok sebep var elbette, yoksulluk, geleceksizlik, umutsuzluk, karamsarlık, şiddet sarmalı; bu durum kadınlarda ve özellikle genç kadınlarda, rejimin “makbul kadın” olma tahakkümü, derinleşerek süren ekonomik, fiziksel, psikolojik, cinsel şiddet sarmalıyla, Kürdistan’da özel savaş politikalarıyla bütünleşiyor. Tek tek örnekleri mercek altına aldığımızda, İpek Er’in intiharında olduğu gibi özel savaş politikalarının bir parçası olarak sistematik cinsel şiddeti, Efe Demir’in intiharında olduğu gibi giderek yoğunlaşan mobbingi, valilik önünde “Çocuklarım aç, işsizim” diyerek kendini ateşe veren Adem Yarıcı’da sömürü düzenini, “Bu suça ortak olmayacağız” dediği için işinden edilen akademisyen Mehmet Fatih Tıraş’ta rejimin muhaliflere dönük baskı politikalarını, aile baskısıyla gönderildiği cemaat yurdunda umutsuzluğa gömülen Enes Kara’da gençliğe yönelen ve devlet-aile işbirliğiyle derinleştirilen sindirme politikalarını görebiliyoruz.

Hem dünyada hem de Türkiye’de emperyalist kapitalist sistemin derinleşen krizi ve bu krizden çıkış yolunun bir tiyatrodan ibaret olduğunu bildiğimiz seçimlere havalesi, toplumda belirsizliği ve bağlı olarak umutsuzluğu yükseltiyor. İşsizlik, işten atılma korkusu, tutuklanma ve gözaltı saldırıları gibi pek çok etken, bireylerin demokratik siyasete, toplumsal hayata, devrimci mücadeleye katılımının, örgütlenerek daha kolektif bir bütünün parçası olduğunu hissetmesinin önünde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor.

Diğer yanda kapitalizmin sattığı “biriciklik” miti, kitlelerin yaşadığı umutsuzluk ve geleceksizlik duygusunu tüketim kültürü ve hedonizmde, yahut astroloji, fal, “evrene enerji gönderme”, parapsikoloji gibi kof metalarda bir anlam aramaya yöneltiyor.

Özellikle gençlerin kapitalist realiteyle, genç kadınlar için ayrıca erkek egemen sistem, Kürt ve Alevi gençler bakımından ise asimilasyon, inkar ve imha politikalarıyla yaşadıkları ilk çarpışma, bu çürüyen ortamda büyük bir hayal kırıklığını doğuruyor. Gençlikle özdeşleştirdiğimiz isyankarlık duygusu, bu yozlaşma içinde düzen karşıtı bir öfkeyle değil kaçıp gitme isteği ve mültecilikle, bu imkana sahip olamayanlar bakımından ise toplumsal bakımdan gün geçtikçe derinleşen psikolojik bir krizle cisim buluyor.

Dünyada ve Türkiye’de derinleşen savaş ve çatışmalar, İran’da, Filistin’de örneklerini gördüğümüz gibi halk isyanlarının egemen devletler tarafından kanlı bir biçimde bastırılışı, kaosla birlikte çaresizlik duygusunu örgütlüyor. Devrimcilerin hegemonya kaybıyla birlikte, bu kaosun doğurduğu çeşitli imkanlar, bir devrimci kurtuluş seçeneği ve güncelliğini değil, ağırlaşan bir sıkışmışlık hissini üretiyor.

Bütün bunlar, aslında egemen kapitalist emperyalist sistem tarafından gayet bilinçli bir biçimde toplumda giderek örgütsüzlüğün, bireyselleşmenin, kaçamamazlık duygusunun yaygınlaşmasını getiriyor. Özel, farklı, biricik olma isteği, derinleşen kriz ve kaos ortamı ve bunun doğurduğu “hayatta kalma içgüdüsüyle” her türlü bireysel hırs ve rekabeti beraberinde getiriyor. İşyerinde, okulda, sokakta, hayatın her alanında dayanışma ve eşit ilişkilere yüz çevrildiği, herkesin kendi kaderine terk edildiği bir süreçten geçiyoruz.

Peki, ne yapmalı?

Örgütlenmek zorundayız. Gözlerinizi devirdiğinizi, “Hadi canım oradan” dediğinizi duyar gibiyim. Bu basit, sıradan, klişe cevap, devrimci siyaset bakımından aslında pek çok sorunun çözümünü içeriyor. Örgütlü sosyalist mücadeleyle ilk tanıştığımda, “Örgütlenmeseydim hayatta kalamazdım” derdim hep, hala da derim. Bazılarının sadece örgütlü mücadelenin önemine dair şairane bir ifadeden ibaret olduğunu sandığı bu cevap, bugün bu ülkede çok sayıda genç devrimci bakımından, belki de kendisinin bile farkında olmadığı çıplak bir gerçeği içeriyor.

Çocukluğundan itibaren pek çok zorlu süreci atlatmış ve nihayetinde kendisini neoliberalizmin kalesi olarak tarif edebileceğimiz bir okulda bulmuş, bu neoliberalizmin gençlik kitlelerinde nasıl bir çürümeye yol açtığını hem birinci elden yoğun olarak deneyimlemiş hem de tanıklık etmiş genç bir kadın olarak; örgütlenmeseydim, ben de bu sistemin yarattığı sıkışmışlık duygusuyla intihara sürüklenen yüzlerce gençten biri olabilirdim.

O nedenle örgütlenmek zorunluluğu, lafzi değil, kendini dayatan yakıcı, hayati bir ihtiyaçtır. Devrimciliği sıradanlaştırmaya ihtiyacımız var. Toplumsal muhalefetin, faşizmin yoğunlaşan saldırılarının da getirdiği bir aşınmışlığın da sonucu olarak, düzen güçlerine yedeklendiği, yedeklenmeyenlerin ise her anlamda kriminalize ve izole edildiği bir bağlamda, devrimcilerle halk kitleleri arasındaki makas açıklığını, kitlelerin gerici yanlarıyla uzlaşacak bir biçimde değil, devrimciler lehine olacak şekilde kapatmak zorundayız.

“Sıradan bir genç olarak, sıradan çelişkilerden dolayı, sadece bir tercihte bulundum; her şeyden önce bu tercihi kendim için yaptım. Ulvi bir inanç için yola çıkmadım, ulvi olmayan insanlarla hayatı, büyüsüz bir dünyayı, şeyleşmiş bir dünyayı büyülemek istedim o kadar. Çelişkilerimin aşılamayacağını, zira bunlar toplumsal oldukları için ancak insanın çelişkilerini örgütlemeyi, daha üst bir mertebede toplumsallaştırmaya çalışabileceğini öğrendim. Hayatımda hakikate vardığım en yakın nokta budur” diyor, sevgili Suphi Nejat Ağırnaslı.

Bu karanlık tabloda yalnız ve sıradan hisseden, yaşadığı öfkeyi, hayal kırıklığını, çıkışsızlığı yaşadığı topraklardan veya hayattan kaçarak bitirmeye çalışan ya da etrafındakilerden çıkartan yüzler, binler, milyonlarız. Yaşadıklarımızın sistem sorunu olduğunu, devrimciliğin ise salt bir kahramanlık hikayesi değil, bu toplumu oluşturan “sıradan” çoğunluk için ekmek gibi, su gibi yaşamsal, acil bir ihtiyaç olduğunu anlatmak ve bu konuda samimi olmak zorundayız. Kapitalist faşist sistem karşısında her günün bir şeylerin kavgasını vererek geçtiği gerçekliğiyle halkı yüzleştirmemiz, bir şeylere dokunmamak, bulaşmamak gibi bir seçeneğimizin olmadığına insanları ikna etmemiz gerekiyor.

Egemenlerin içinde bulunulan yılgınlığı örgütlemek için çok özel bir çaba harcadığını, çeşitli geri düşmelerin, hataların, kararsızlıkların, tereddütlerin, bunalımların pek tabi insani, doğal olduğunu da görerek; ancak her seferinde silkelenip ayağa kalkarak hem kendimiz hem de etrafımızdakiler için bu cendereyi püskürtebileceğimize inanmak ve bunu anlatmaktan başka bir şansımız yok. Tekil tekil kavgalarımızı asıl kaynağına yönlendirelim ve tıpkı komünist aydın Kutsiye Bozoklar’ın söylediği gibi haykıralım: Yaşamak benim zaferim olacak!


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz