Asgarî ücret tartışmaları, açık ve net olarak, egemenin işçi sınıfını, emekçileri ciddiye almadığını gösteriyor.

Kimdir egemen? Saray Rejimi, tekelci polis devletinin olağanüstü örgütlenmesidir. Öyle ise Saray Rejimi’nde egemen olan tekelci sermayedir, para babalarıdır, finans sermayesidir, rantçılardır. Ve bunların bağlı olduğu uluslararası sermayedir. Çünkü TC bir sömürgedir. Bir sömürge ülkenin büyük holdingleri de uluslararası sermayenin uzantıları olarak var olurlar. Öyledir. Bir de işin, kadro örgütlenmesi var. Bu, aynı zamanda, siyasal, ideolojik, kültürel bir örgütlenme de demektir. Siyasal dedik mi, hemen, siyasi partiler, ordu, polis, yargı vb. aklımıza aynı anda gelmelidir. İşte, dün NATO çerçevesinde ortaklaşa sömürge olan (ki hâlâ öyle olmaya devam ediyor ama paylaşım masasındadır) TC devleti, eski ve yeni elitleri ile Saray Rejimi’nde birliktedir. Eski elitler, özetle Ergenekon olsun ve yeni elitlere de İslamcı kadrolar diyelim (Aslında böyle ele almak yanlıştır, hatalıdır. Ama bize eski ve yeni eliti gösterir). İşte hepsi birliktedir.

Egemen, bir iktidar bloku demektir. Kendi içlerinde de çarpışmaktadırlar ama iktidarda ortaktırlar.

İşte bu egemenler, işçi ve emekçileri ciddiye almıyor.

Sen, işçi sınıfı olarak, 12 Eylül’de yenilmişsin ve kendi örgütlerine bile sahip çıkmadan, sahada çarpışmaya çıkmadan, boynunu bükerek, sanki hiç savaşmıyormuşsun gibi yaparak sessizliğe bürünmüşsün.

Sen, SSCB çözülünce, hızla sosyalizme küfretmeye başlayanlara şüphe ile dahi bakmamışsın.

Sen, Kürt devrimi bayrak açıp direnişe başladığında, aman bana bir şey olmasın deyip, devlete şirin görünmek için, “Kürt milliyetçiliği” gibi laflarla kendini milliyetçi kesime yakın göstermişsin.

Sen, özelleştirmeler ortaya çıkınca, seni işten atmadıkları sürece, ancak en yakınındakilere yakınmışsın.

Değil devrimci sosyalist olmak, işçi sınıfının birlikte ve ortak mücadelesini savunanlara bile kuşku ile, devletin gözlerinden bakmışsın.

Sen, sendikalarını elinden alan, sermaye-devlet destekli sendika mafyasına sendikalarını bırakmışsın.

İşte tüm bunlardan dolayı, egemen, işçi sınıfından korkmuyor.

Yanlış olmasın, biz, işçi sınıfının tutumunu eleştirirken, devrimci hareketin çok da sağlıklı bir duruş sergilediğini söylemiyoruz. Ama konumuz asgarî ücrettir ve egemen, devlet, onun ardındaki sermaye, işçi sınıfından korkmamaktadır.

Bunun en açık kanıtı, Türk-İş Başkanı’nın, asgarî ücret açıklama anında, mikrofonların karşısında konuşma cesareti bulmasıdır. Ne cesaret! Türk-İş Başkanı, bu komik asgarî ücret açıklamasında, sözüm ona rahatsızlıkları varmış gibi, gaz çıkartmaya hazır bir vaziyette oturabilmiştir.

Asgarî ücret, toplumun %80’inin ücreti hâline gelmiştir.

Bizim uzmanlarımız, asgarî ücretin, mesela bugün, yani daha işçilerin eline ücret geçmemiş iken, 500 doları geçtiğini söylemektedirler. Bu nedenle, süreci eleştirme cesareti dahi göstermemektedirler.

Asgarî ücret, neredeyse, toplumun toplu sözleşmesi hâline gelmiştir. Sendikalar, kendi isteyecekleri zamları, aslında asgarî ücrete göre ayarlamaktadır.

Aslında, herkes, mesela nisan ayında, asgarî ücretin 500 doların altına düşeceğini biliyor. Aslında herkes, mesela eylül ayında, asgarî ücretin yaşanamaz ücret olduğunu herkesin göreceğini biliyor. Buna rağmen, aslında, gizli bir kabul süreci var.

Herkes, bir biçimde asgarî ücrete razıdır. Ve asgarî ücretten daha kötü durumdaki emekliler dışında sesini çıkartan yoktur dersek, biraz abartmış oluruz. Evet, abartmış oluruz ama, asgarî ücret etrafında sendikaların devletle uzlaşması, son derece tiksindiricidir. Sendikacı, işçi sınıfının en azından ekonomik, demokratik haklarını savunur.

Gelin simit hesabını herkesin yaptığını kabul edelim.

Kira meselesini bilmeyen var mı?

Acaba seçimlerden sonra doğalgaz ve elektrik faturaları ne olacak?

Acaba ulaşım masrafları ne olacak?

Ya işsizlik?

Açlık, yoksulluk, daha fazla çalışma, yaşamı çekilmez hâle getirmektedir. Haraçlar, vergiler bunun üzerine binmektedir.

İşte tüm bunları yapabiliyorlarsa, demek ki işçi sınıfından hiç korkmuyorlar.

Size başka bir hesap gösterelim.

Resmî verilere göre, Türkiye dünyanın en büyük 22. ekonomisidir. Aslında, eskiden 17. ekonomisi idi. Ama, Türkiye aynı zamanda, ekonomisi kadar ya da ekonomisinden daha fazla bir kara para ekonomisine sahiptir.

Türkiye’de kişi başına milli gelir, 10.659 dolardır. Doları, 30 TL olarak kabul ederseniz, 317.770 TL demek olur.

Kişi başınadır.

Yani 4 kişilik bir ailede, 1.279.000 TL eder.

Öyle ise, biz, işçilere, her aileye, 1.279.000 TL yıllık. Oysa asgarî ücretin %50 artmış hâli ile, 4 kişilik bir ailenin tümü çalışırsa, 816.000 TL (4 kişi x 17.000 aylık x 12 ay). Demek, kişi başına düşen milli gelirin, ancak %64’ünü, eğer ailedeki 4 kişi de çalışırsa alabiliyoruz.

Ailede 4 kişi çalışmıyor.

Türkiye’de, 2022’de, 26.075.365 aile var. Aile başına, 3,26 kişi düşüyor. Yani 3 kişiden fazla, 4 kişiden az. Yoksullar için, ailede 4 kişi var diye kabul etmek mümkündür.

Anne-baba-iki çocuk bir aile ise, çocuklar okuyorsa, anne ev işlerini yapıyorsa, aileye, 1 ücret giriyor demektir.

Anne de çalışıyor olsun. Büyük bir olasılıkla, anne, asgarî ücretin altında ücret alacaktır. Ama ikisinin 34.000 TL, yani 2 asgarî ücret aldıklarını düşünelim. Böylece, 12 ayda 408 bin TL ellerine geçecektir. Yani, yıllık, kişi başına milli gelir hesabı ile ulaştığımız 1.279.000 TL’nin %32’si demek oluyor.

Yani bu yoksul ailede, kişi başına milli gelir 3400 dolardır.

Demek bu yoksul ailenin 7300 dolarını birileri alıyor.

Yoksul aileler, yaklaşık %80’dir. Bu da 20.860.292 aile eder.

Demek, bir bölüm insan, bu yoksul ailelerden her yıl 152 milyar dolar, nüfusun küçük bir azınlığına gidiyor.

Şimdi işçiler, yoksullar, kişi başına düşen milli geliri talep etmelidir.

Kaldı ki, gerçekte Türkiye’deki kara para, ekonominin kendisinden de büyüktür ve bu durumda, en az 21.000-30.000 dolar arasında kişi başına gerçek milli gelir var demektir.

İşte, birilerinin akıl almaz biçimde zenginleşirken, nüfusun %80’inin sürekli açlık, yoksulluk içinde yaşaması, bu gerçeklere dayanıyor.

Peki, bu milli geliri kim üretiyor? İşçiler üretiyor, emekçiler üretiyor, yani milyonlar üretiyor. Onlara ise kırıntı bile düşmüyor.

Siz, yine de simit hesabını yapabilirsiniz.

Bizce sakıncası yoktur.

Ama işçi sınıfının anlaması gereken şudur:

Bu devlet, bizim devletimiz değildir. Bu devlet, “baba devlet” değildir. Bu devlet, tersine, egemenlerin devletidir. Para babalarının, zenginlerin, uluslararası tekellerin, holdinglerin, rantçıların vb. devletidir. Onlara hizmet etmekte olan devlet kadroları, askeri, polisi, hâkimi, yargıcı, bürokratı, parlamenteri, basını, “uzman”ları vb. onların adamlarıdır.

Bu devlet, bu halkın, işçi ve emekçilerin, burada yaşayan insanların devleti değildir. Tersine, onları bastırmak, onları yönetmek, onları susturmak, onları sürekli olarak gütmek için vardır. Devletin görevi budur. TC devleti, işçi ve emekçileri, bu topraklarda yaşayan halkları, kendi düşmanı olarak görmektedir. Onun için sürekli “iç ve dış düşman”lardan söz etmektedir. Kendilerine boyun eğmeyen, hakkını aramak isteyen herkesi, bu nedenle ve açık olarak düşman olarak görmektedir.

Artık yalanları beş para etmez hâle gelmiştir ve onlar da, korkmadan, yalan söylemeye bile tenezzül etmeyecek noktaya geliyorlar.

Bizim uymamızı istedikleri kanunlara, kendileri açıkça uymuyorlar. Can Atalay örneğini alın. Ya da Kürt halkına karşı katliam politikalarını ele alın ya da bir işçi eylemine, hakkını almak isteyen bir işçiye karşı tutumlarını ele alın. İşçiye, emekçiye, kadına, öğrenciye TOMA’larla, hapis tehditleri ile, ajanlık teklifleri ile, baskı ve şiddet uygulamaları ile, copla saldırmalarına bakın. Devletin, işçi ve emekçilerin, çoğunluğun devleti olmadığını göreceksiniz.

Devlet, egemen sınıfın, burjuvaların devletidir. İslamcı ya da Türkçü-ırkçı ideolojileri, toplumu yönetmek, yanıltmak, manipüle etmek içindir. Bize anlatılan “ulusal çıkar” masalları, bize anlatılan din ve cennet masalları, bize anlatılan Kemalist cumhuriyet masalları, hep kendi egemenliklerini sürdürebilmek içindir.

Egemen, devlet, burjuvazi, işçi sınıfını kaale almıyor, işçi sınıfından, kitlelerden korkmuyor.

Gezi Direnişi ile yaşamlarının en büyük korkusunu yaşadılar. Cennetlerini, biz işçi ve emekçilerin cehennemi üzerine kurulu cennetlerini kaybetme korkusunu, Gezi günlerinde, yüreklerinde hissettiler. İşte bu nedenle, Gezi Direnişi’ne saldırıyorlar. İnsana ait olan ne varsa, güzel olan ne varsa, onurlu olan ne varsa, tümüne saldırıyorlar. Karanlıkları, baskı aygıtları, din ve milliyetçilik ideolojileri ile, tüm toplumu denetim altına almaya çalışıyorlar.

İşte asgarî ücret pazarlıkları, bu nedenle, bu denli rezilce işlemektedir.

İşçi sınıfının kendi sendikaları aracılığı ile toplu sözleşme yapmamaları nedeni ile, bu güce sahip olmamaları nedeni ile, asgarî ücret bu denli önemli hâle gelmektedir. Onlar da, bir el ile vermiş görünürken, beş el ile almakta oldukları bir sistemi, işçi ve emekçilere, “iyilik” olarak sunuyorlar.

Önce biz, işçi ve emekçiler, kadınlar ve gençler, kendimizi ciddiye alacağız. Egemene karşı her yol ve araçla mücadele etmeyi öne koyacağız. Biliyoruz ki bu mücadele örgütlü bir mücadeledir, örgütle olur. Bu nedenle, mücadeleyi ciddiye almak, durumu ciddiye almak, örgütlenmek demektir.

Egemen, hangi yalanla, ne denli koyu bir karanlıkla bu gerçeği örtmeye çalışırsa çalışsın, gerçek budur ve bu durum, tüm ağırlığını, her gün daha fazla hissettirmektedir. Bu, sınıf savaşımının daha da öne çıkacağı, daha da sertleşeceği anlamına geliyor. Yani mesele bizim tutumumuzdadır, mesele kitlesel direniş hattını örmektedir. Bu nedenle, bugün, en küçük bir direniş büyük bir öneme sahiptir. Direniş, bizim gerçeği görmemize aracılık edecektir. Biz, kendi direnişimizden, kardeşlerimizin direnişinden öğreneceğiz. Ama mücadele etmeyen, seyreden öğrenemez.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz