8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü herkesin takvimine yerleştirmek, ülkedeki kadın kurtuluş hareketinin önemli bir kazanımı olarak görülmeli. Artık sadece sokağa çıkan kadınlar değil; tüm devlet kurumları, sermaye grupları, cinsiyet eşitliğinden bihaber ömür süren erkekler de 8 Mart’ta kadınlara güzel şeyler söylemek için sıraya giriyor.

Bu başarımız bir kenarda dursun.

Ama “her yiğidin yoğurt yiyişi farklı” olduğu gibi herkesin 8 Mart’ı ele alış şekli de farklı. Burada kurumlarla da sermayedarlarla da erkeklerle de yollarımız ayrışıyor.

Bu yıl yine yollarımızı ayırdıklarımızdan biri Şişecam oldu. Kurulduğu 1945 yılından bu yana çalışma koşullarında ve işe alımlarda asla kadın-erkek ayrımı yapmadıklarını vurgulayan bir reklam yayınladı Şişecam. Bu reklamıyla “Eşitlik Şişecam’ın ruhunda” mesajı verdi. Oysa değil 1945, günümüzde dahi eşitlikten bihaber olan Şişecam ile ilgili 2021 yılında Kadınİşçi’de yayımlanan ve Şişecam işçisi bir kadınla yapılan söyleşide şöyle bir cümle var: “Fabrikaya girmesi biraz çevresinde soru işareti yaratmış. Altını çizdiğim gibi şimdiye dek sadece erkekler çalışmış Balıkesir Şişecam’da.[1]

Yollarımız nasıl ayrışıyor’a bir örnek olsun maksat. Konumuz açık açık tarihî gerçekleri çarpıtan Şişecam değil.

Konumuz, kadınların 8 Mart’ını, Bölgesel İstihdam Ofisleri (BİO) üzerinden toplu mülakat duyuruları ile kutlayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi.

İstihdam ama nasıl?

İBB, bu yıl, 8 Mart kutlamalarının bir parçası olarak BİO’lar aracılığıyla kadınlara toplu mülakat duyuruları yaptı. “8 Mart’a özel” iş ilanı pazarı açan İBB’nin tezgâhında yok yoktu: Abdi İbrahim’den Salcomp’a, Memorial’dan Alvi Medica’ya dek çeşitli büyük firmalar; tekstilden kozmetiğe, elektronikten temizlik işlerine dek küçük ve orta ölçekli firmalar…

Yani İBB, 8 Mart’ta, iş arayan işsiz-işçi kadınlarla kadın çalışan arayan patronları buluşturmayı kendine görev edindi. Bunun da kadınlara yapılacak en büyük kamu hizmeti olduğunu düşünerek muhtemelen.

Bir yanıyla haklı.

Mart 2024’te yayımlanan DİSK-AR raporuna göre “geniş tanımlı işsizlikte rekor kırıldı” ve sayı, 10,5 milyona ulaştı. “Türkiye’de kadın işsizliği erkeklere kıyasla oldukça yüksek seyretmeye devam ediyor” diyen DİSK-AR, TÜİK tarafından açıklanan dört ayrı işsizlik türü verilerini baz alarak bunu söylüyor ve devam ediyor: “Ocak 2024’te mevsim etkisinden arındırılmış dar tanımlı işsizlik oranı erkeklerde yüzde 7,7 iken kadınlarda yüzde 11,7 olarak gerçekleşti. Geniş tanımlı işsizlik (âtıl işgücü) erkeklerde yüzde 22,2, kadınlarda ise yüzde 33,8 olarak hesaplandı. (…) Ocak 2024 itibarıyla kadınlarda mevsim etkisinden arındırılmış dar tanımlı işsiz sayısı 1 milyon 419 bin ve geniş tanımlı işsiz sayısı 4 milyon 917 bindir. Erkeklerde ise dar tanımlı işsiz sayısı 1 milyon 795 bin ve geniş tanımlı işsiz sayısı 5 milyon 536 bindir.

Yani bu kadar vahim oranlarda seyreden bir işsizliğin var olduğu ülkede istihdam çok önemli. Hele de erkeklere oranla yüzde 11’ler civarında daha fazla işsiz kadının olduğu bir yerde kadın istihdamı kuşkusuz önemli bir hizmet. (BİO’nun resmî sitesinde sürekli güncel tutulan bilgilere göre, bu yazı yazılırken, 2020 yılında kurulan bu BİO’lar aracılığıyla istihdam edilen kişi sayısı 183.073.)

Ancak bu parlak ve cafcaflı sözlerle duyurulan “dev hizmet”in cilasını biraz kaldırdığımızda karşımıza bir soru çıkıyor:

İstihdam evet, ama nasıl bir istihdam?

İşçi ve patron eşitliği

İstihdam meselesinin bir kamu hizmetine dönüşmesi tarihi aslında dünya savaşları dönemine dayanıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO), Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan işsizliği azaltmak amacıyla kimi düzenlemeler yaptığı 2 numaralı İşsizlik Sözleşmesi’ne göre, sözleşmeyi tanıyan her ülkenin resmi makamlara bağlı bir “resmi parasız iş bulma” bürosu sistemi oluşturması öngörülmüş. Ancak 1929 ekonomik bunalım döneminde hızla büyüyen işsizlik bu bürolara duyulan ihtiyacı artırınca mantar gibi her tarafta, bu kez ücretli ve de resmi olmayan bürolar türemeye başlamış. Ancak bu duruma el koyan ILO, dönemin ekonomi politikalarına paralel olarak devletleri göreve çağırmış ve 1933 tarihli 34 Sayılı Sözleşmesi ile ücretli hizmet veren özel istihdam bürolarının kapatılmasını, düzenleyici yetkinin kamu tekelinde olması gerektiğini söylemiş.

Durum buyken belediyelerin de “kamu hizmeti” olarak istihdam ofisi açması ve hizmet vermesi, kendi içerisinde mantıklı.

Ancak rahatsız eden bir şeyler var burada.

İlki; zaten en başta iş kanunlarının, uluslararası sözleşmelerin hazırlanış mantığı. Bu mantık, kamu hizmeti olarak istihdam yaratma meselesine de yansıyor. Bu mantığa göre, emeğinden başka satacak bir şeyi pek olmayan işçi ile üretim araçlarını elinde bulunduran patron eşit kabul ediliyor. Bu “eşitlik” hali, sonrasında sıva ile boya ile kapatılamayacak büyük bir gedik açıyor işleyişte.

İkincisi; devletin istihdam yaratma araçları yarım yamalak da olsa, işçiyi takip ediyor ve bununla ilgili patrona kimi yaptırımlar uygulayabiliyor. En azından devlet, bu “eşitlik” saçmalığıyla oluşan gedikte, bakanlıkları aracılığıyla kimi düzenlemeler/yaptırımlar gündeme getirebiliyor. Ancak İBB’nin BİO’larının ne bu konuyu önemseyen bir işleyişi var ne de bununla ilgili düzenlemeleri. BİO’lar, kendilerini, bu “eşitlik” saçmalığında tarafsız bir aracı olarak konumlandırıyor ve işçi ile patronu buluşturup aradan çekiliyor.

İş bulan kurumun kendisi taşeron!

Üçüncüsü ve en önemlisi; BİO’lar halihazırda sürdürülen ve her fırsatta işçi sınıfının kazanımlarını tırpanlayarak genişletilmeye çalışılan taşeron, güvencesiz ve esnek çalışma sistemine kan taşıma görevini üstleniyor. Bu “eşitlik” saçmalığında “tarafsız” taraf olarak sermayenin çıkarı ve ihtiyaçları doğrultusunda hareket ediyor, esas “hizmeti” de yine sermayeye yapıyor.

Bu söylemler keskin gelebilir ama bu söylemlerimizin altını dolduran bir başka “delil” daha var. O da BİO’ların kendi çalışma sistematiği.

BİO’lar İBB İstanbul Personel Yönetim A.Ş. (İSPER) bünyesinde 2020’de açılmaya başlıyor. Peki İSPER kim? Kendisini; “İSPER, ‘İstihdam ve İşgücü Yönetiminde Doğru Çözümler’ iddiası ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bağlı kuruluşları ve iştiraklerine, saha çalışmalarında görev yapan 21 binden fazla çalışan ile nitelikli işgücü desteği sağlamaktadır” şeklinde tanımlıyor ve vizyonunun da “insan kaynakları alanında yenilikçi ve öncü çözümleri ile kamu ve özel sektörde güvenilir ve tercih edilen iş ortağı olmak” olduğunu söylüyor.

Yani İSPER taşeron!

Yani İSPER işçi kiralıyor!

Yani İstanbulluya “dev hizmet” olarak sundukları BİO’lar; kamu ve özel sektöre “nitelikli işgücü desteği” olarak 21 binden fazla işçi kiralayan taşeron şirketin bir parçası!

Kendisi taşeron olarak, yani güvencesiz işçi çalıştıran kurumların; istihdamda aracı olması kimin çıkarını gözetir ve hangi “kamu” hizmet etmiş sayılır? Cevabı açık.

İşin özeti şu ki; taşeronlarla ayakta duran İBB, 8 Mart’ta kadınlara güvencesiz ve esnek çalışma vaat etti, müjdeledi. Kadınların 8 Mart’ını, bu şekilde kutladı.

Bağımsız kadın emeği ağı…

Aslına bakılırsa İBB de Şişecam gibi aslında sadece bir örnek. Bu örneklerin hepsinde görülen şu ki; 8 Mart’ta kadın istihdamı ve emeği üzerine herkes güzel sözler söyleme ve kendi imajlarını tazeleme derdinde. Ancak emek ve özelde de ücretli/ücretsiz kadın emeği üzerine çalışanlar bilir ki, asla mesele sadece “imaj” ile ilgili ve de sınırlı değildir. Bu konu özgülünde, mesele, herkesin kadını sömürmenin bir yolunu bulma çabasında oluşuyla ilgilidir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2024-2028 Stratejik Planı’nda esnek çalışma modellerinin yaygınlaştırılması yer alıp “verimliliği artırma” adına iş kanunlarının Cumhurbaşkanlığı tarafından tekleştirilmesi gündeme gelirken gözlerin ucuz işgücü olarak kadın emeğine dikildiği, bir süredir bilinen bir durum. Ve herkes bu pastadan pay kapmak istiyor.

Kadınların ücret karşılığı çalışmasını, kadın istihdamının artırılmasını savunuyoruz, bu doğru. Ancak ucuz ve esnek çalışmanın adresinin kadınlar olarak görülmesi, bu çalışma biçimlerinin kadınlar üzerinden bir çalışma rejimine dönüştürülmesi karşısında ciddi bir karşı koyuş örgütlenmesi gerekiyor.

Ücretli/ücretsiz kadın emeğinin değersizleştirilmeye çalışılması karşısında kadın emeği üzerine çalışmaların artması gerekir. Cafcaflı ve parlak sözlerle, eşitlik kokulu reklamlarla, 8 Mart’a koyulan toplu iş mülakatları ile kadın istihdamı ve emeği konularının çarpıtılması ancak bu şekil engellenebilir.

Bu kapsamda Kadınİşçi’nin 10 Mart günü İstanbul’da düzenlediği, “Kadınlar Sendikaların Neresinde?” sorusu etrafında şekillendirdiği etkinlik önemliydi. Buradan çıkan “Kadın işçilerin, sendikalarda eşit politik özneler olarak kabul edilmesi ve kadınların yaşamına doğrudan etki eden feminist politikaların hayata geçirilmesi için bağımsız kadın emeği ağının oluşması kritik bir önem taşıyor[2] önermesinin hayata geçmesi, bunun bir yolu olabilir.

[1] “Üretim yapan bir objeyiz sadece”, Ayla Önder, Kadınİşçi, 4 Mayıs 2021

[2] “Sendikaların her yerinde olmak istiyoruz”, Betül Kocaaslan, 12 Mart 2024


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz