“Ekmek pahalıydı, emek ucuzdu; kazandığı ancak boğazlarına yetiyordu. …Karısıyla ortaklaşa giydiği bir gocuğu vardı, o da iyice yıpranmış̧, yüzüne bakılır yanı kalmamıştı.”

Tolstoy’un İnsan Ne ile Yaşar?’da bir ayakkabıcının hikayesini anlatırken yazdığı bu satırlar, ondan 138 yıl sonra, gündelikçi olarak çalışan Ev İşçisi Züleyha’nın kendi hikayesini  anlattığı sözlerinde yankılanıyor: “Kızımın kıyafetlerini, ayakkabılarını giyiniyorum. Kızımın ayakları 37 numara. Ben 38 numara giyiyorum, sıkıyor. Çocuklara ‘rahatım’ diyorum ama rahat değil.” Çaresizliğe yazılı bu yokluk, kapitalizmin dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte aradan geçen bir yüzyılı aşkın zamanda hem yerkürenin her yerini kapladı, hem de onlarca yıla yayılarak ‘sürdürülebilir’ sefalete büründü. Yokluğun iz düşümlerini aynılaştırarak insanları ve hikayelerini birbirine benzeten, kitleleri biteviye çalışma döngüsüne hapsederek dün aristokrat soyluyu bugünse kapitalist burjuvayı semirten faktörler aynı ilksel nedenden besleniyor.

Toplumsal üretim araçlarından koparılmış, mülksüzleştirilmiş, siyasette doğrudan temsili engellenmiş, emek gücünü satmak zorunda bırakılan bağımlı sınıfların sefalet düzenindeki en genel ve en önemli hayatta kalma stratejisi ücretlerdir. Karl Marx, 1847’de Ücretli Emek ve Sermaye’de inceleme yönteminden bahsederken “işçinin köleliği, kapitalistin egemenliği” başlığını kullanır; çünkü işçiler için yaşamlarının merkezinde yer alan ücretler, kapitalistler açısından birer maliyet kaleminden ibaret değildir. İşçilerin, ücretleriyle ilgili talep ve tutumlarını ekonomik parametre olmaktan çıkararak siyasallaştırmaları, burjuvazinin toplumsal konumunu, egemen sınıfların siyasal egemenliğini de tehdit eder. Bu nedenle emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkilerden birisi ve sınıf mücadelesi de ücretler alanında cisimleşir.

Marx’ın Ücret Fiyat ve Kâr’da detaylıca işlediği üzere ücret yalnızca işçiye ödenen nakdi tutar değildir. Ücret, işçinin kendi ürettiği metada sahip olduğu bir pay da değildir. Ücret, kapitalistin kendisi için belirli miktarda bir üretken emek gücü satın aldığı, daha önceden var olan metaların bir bölümüdür. Diğer bir değişle ücret, emek gücünün fiyatıdır ve bütün öteki metaların fiyatlarını belirleyen aynı yasalarla belirlenir. Emek gücü onu elinde bulunduranın -yani ücretli işçinin- sattığı bir metadır ve Marx’ın yazdığı üzere ücretli işçi onu yaşamak için satar.1

Kapital’in birinci cildinde ise emek ile emek gücü arasındaki ayrımda ücretin başka bir boyutu daha açığa çıkar. Her meta gibi, emek gücünün değeri de, kendisini üretmek ve yeniden üretmek için ihtiyaç olan toplumsal olarak gerekli emek zamanıyla belirlenir. Emek gücünün üretimi için belli miktarda toplumsal emek harcanır ve emek gücü, bir kapasite ya da canlı bireyin gücü olarak var olur. Bunun sonucu olarak, emek gücünün üretimi bireyin varlığını yani hayatta kalmasını öngörür. Emek gücünün değeri, emekçinin varlığını sürdürmesi için gereken geçim araçlarının da değeridir. Marx, emek gücünün idamesi -yani işçinin her gün işbaşı yapabilmesi- için, başka deyişle işçinin kendini biyolojik ve fizyolojik olarak yeniden üretebilmesi için gereken masrafların arttığının, bu yüzden de daha fazla gelire ihtiyaç duyduğunun altını çizer.2

Sınıf mücadelesinin ücretler alanında yaşanmasının temel nedeni, ücretlerin oranındaki genel yükselişin kâr oranlarında düşüş anlamına gelmesidir. Meta olarak ücret, rekabete, arz ile talebe bağlıdır; arzın kendisi de üretim maliyetine, yani bir metanın üretimi için gerekli emek zamana bağlıdır. Bir burjuva başka bir burjuva ile rekabete giriştiğinde metaları ucuzlatmaya, öncelikle ücretleri düşürmeye odaklanır. Sermayenin rekabet savaşı metaları ucuzlatarak yürütülür. Metalarda ucuzluk sağlanması, diğer her şey sabit kalmak kaydıyla emeğin üretkenliğine, bu da üretimin ölçeğine bağlıdır.3

Ücretin iktisadi olduğu kadar siyasal boyutlarına da girildiğinde sömürü ilişkileri farklı düzlemlerde karşımıza çıkar. Prekapitalist üretim tarzının aksine, kapitalist sömürü açık bir biçimde siyasal ya da kişisel ilişkilere dayanmaz. Bundan ötürü tekil olarak fabrika, çiftlik, şirket ya da ofis düzleminde belirlenmez. Kapitalist sömürü toplumsal ölçekte belirlenir ve emeğin ve ürünlerinin pazar-yönelimli dağılımı tarafından dolayımlanır. Kapitalizmde toplumsal emek yalnızca egemenlik ve sömürü nesnesi olmakla kalmaz, bizatihi egemenliğin de asli zeminidir.4

Marx, “Romalı köle zincire vurulmuştu; ücretli işçi ise sahibine görünmez iplerle bağlıdır” derken emek ile sermaye arasındaki söz konusu hegemonik ilişkiye dikkat çeker ve bu ilişkinin kristalleştiği alanlardan birisi yine ücretlerdir. Kapitalist sınıflar ücreti emek gücünün karşılığı mahiyetinde, harcama inisiyatifi tamamen işçiye ait olmak üzere karşılıksız vermez. Ücret ilişkisi, işçi sınıfını disiplin altına almanın temel araçlarından birisidir. Sermayenin toplumsal egemenliğinin kaynağında, yığınsal meta üretiminin ve makineleşmenin başlamasına paralel, işçi sınıfı üzerinde iş yerinde ve gündelik yaşamın her alanında kurulan mutlak kontrol bulunur. Kapitalist üretimin sistematik ve metodik bir karakter kazandığı dönemden itibaren böyle olmuştur. Bant tipi üretimin mimarı Ford Motor Şirketinin ilk yıllarında oluşturduğu teftiş kurullarının amacı Fordist üretim modelinin organizasyon yapısına ve üretim hızına uygun “yeni işçi”nin imalatıdır. Gramsci, Hapishane Defterleri’nde yer alan “Amerikanizm ve Fordizm” incelemesinde bu süreci ayrıntısıyla aktarır: Teftiş kurullarının, devletin sağladığı meşruiyet zemininde, işçilerin yeme-içme, hovardalık, cinsellik, ev-içi yaşam dahil üretim alanı dışındaki pek çok davranışını kısıtlamaya yöneldiklerini belirtir.5

İşçilerin ücretlerini harcama ve tüketim biçimleri de gözetleme ve kontrole tabidir, çünkü hem işçilerin hem de yedek iş gücü ordusunun her an üretime dahil olabilmeleri için fizyolojik bütünlükleri şarttır. Kapitalist, düşük ücret verse bile, işçinin yaşamının her saniyesini disipline ederek kas-sinir sisteminin verimliliğini korumasını, yenilemesini ve artırmasını bekler. Sermaye daha çok biriktirmek ve üretmek için işçinin maaşını “rasyonel” harcamaya da zorlamalıdır. Günümüzde ise devletin ideolojik aygıtlarının, medya ve kültür endüstrisinin, borsa ve halka arzlarla genişleyen finansallaşmanın etkisiyle devasa ölçekte kapitalist davranış örüntüleri oluşturulmakta, işçilerin ücretlerini bu sınırlar içerisinde harcaması empoze edilmektedir.

Güney Afrika’da madenlerde günde 1 dolara çalıştırılan çocuk işçilerden, Haiti’de günde 4 dolara çalışan fabrika işçilerine, Hindistan’da günde 5 dolara çalışan konfeksiyon işçilerinden, Türkiye’de asgari ücrete dahi erişemeyen milyonlara dek ücretler sınıf mücadelesinin yankısıdır. Ne var ki, kapitalist üretimin genel eğilimi ücretlerin ortalama düzeyini yükseltmek değil, bilakis asgari ücreti ortalama ücrete çevirmek dahil, sürekli düşürmek üzerine kuruludur. Emeğin anayasal haklarını kısıtlayarak, işçileri sendikasızlaştırıp ücret ve hak pazarlığı yapamaz hale getirerek ücretlerin genel seviyesi düşürülmeye çalışılır. Her ne kadar işçiler kapitalizmde ücretlerini yükseltmek için de mücadeleye devam etseler de, ücret sisteminin olmadığı sömürüsüz düzeni inşa edecek olan da, Marx’ın ifadesiyle “özgürlük dünyası”nı kuracak olan da yine örgütlü işçi sınıfının siyasal mücadelesidir.

[1] Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, s. 27, 29

[2] Karl Marx, Kapital I, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Yayınları

[3] Karl Marx, Kapital I, s. 605

[4] Alfredo Saad-Filho, Marx’ın Değeri, çev. Ertan Günçiner, Yordam Yayınları, s. 95

[5] Antonio Gramsci, Selections From The Prison Notebooks, s. 596-598


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz