Bugünlerde “adalet” üzerine çok konuşulur oldu. Devletin “elitleri”nin bir bölümüne de dokunulunca, ABD kendine bağlı bir çiftlik olarak örgütlediği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bazı kadroları tasfiye edip, başkalarına yol açınca, “adalet” sözü daha fazla duyulur oldu.
Oysa adalet ile hukuk farklı kavramlardır.
Hukuk, devleti elinde tutanların koydukları yasalara uygun davranan bir yargı sistemini öngörür. Mesela baklava çalan çocuğa 36 yıl ceza verilir ve yasalarda (yani hukukta) yeri vardır. Fakat, mesela devleti soyup yağmalayana sıra gelince, o bir iş adamı veya yüksek bürokrattır ve ona bu yasalar uygulanmaz. Serbest kalır. Bunun da yasalarda yeri mutlaka vardır. Yani hukukîdir.
Mesela bir polis, mesela Ethem Sarısülük olayında olduğu gibi, bilerek birini öldürür. Ona farklı ceza verecek şekilde hukuk uygulanır. Oysa, kendi evine tecavüz eden, kapıyı zorla kıran birine (arama emri olmayan bir polise mesela), birisi direnirse, bu durumda ağır ceza alır.
Burada hukuk konuşuluyor.
KCK davalarında deliller, delileri bile güldürecek şekildedir. Bunun üzerine kimse konuşmaz. Ama Ergenekon davasına gelince, hukuksuzluk “ortaya” çıkar.
Oysa adalet, daha derin bir şeydir.
Yasalar tam olarak uygulansa da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm yasaları, işçi ve emekçileri ezmek için organize edilmiştir. Tüm kapitalist devletler, egemen sınıfı, burjuvaları, bir
avuç tekeli korumak için yasalarını yaparlar. Düzeni, sistemi korumak isterler. Bu nedenle, büyük hırsız küçük hırsızı cezalandırır. 36 yıl hapis cezası yiyen baklavacı örneğindeki gibi. Baklava çalan kişi için adalet, onun aç kalmasının koşullarını
ortadan kaldırmaktır. Üretilenin herkesçe paylaşılmasıdır. Görüldüğü gibi bu, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermek, bu kapitalist sistemi yerle bir etmek demektir.
Adalet, daha derin bir kavramdır.
Bugün, ülkemizde bu kadar konuşuluyor oluşu, aslında devletin kendi hukukunu da tanımaz bir biçimde baskı ve şiddeti yaygınlaştırmış olmasındandır.
Parlamento, hele son iç tüzük değişikliği ile birlikte, tümden devreden kaldırılmıştır. Burjuvazi, egemen güçler, parlamentoyu tamamen ortadan kaldırmışlardır. CHP, parlamento ortadan kaldırılırken sesini çıkarmadı. Dokunulmazlıklar kaldırılırken sesini çıkarmadı. Kürt milletvekilleri hapsedilirken sesini çıkarmadı. 16 Nisan’da, sandık tamamen ve alenen ortadan kaldırıldı ve yine sesini çıkarmadı. Sokaklara çıkan kitleleri susturmak, evlerine dönmelerini sağlamak üzere, devletçi bir partinin yapacağı şeyleri yaptı.
Şimdi, “adalet” diyor CHP.
Aslında CHP hukuktan söz etmek istiyor. Ama yetmiyor. Adalete hiç girmek istemezdi. Ama kendisine bu görev verilmiştir. Toplumda adaletsizliğe karşı bir derin öfke birikmektedir. Sistem, devlet, bu öfkeden korkmakta, bu öfkeyi CHP kontrolüne almak istemektedir. Öyle ise CHP, adalet istemek zorunda kalıyor. Bunun için tüm yürüyüş boyunca, devleti korumak için, soldan
uzak durmaya büyük özen gösterdiler.
Oysa toplumda bir adalet isteği vardır.
İşçiler yok pahasına çalıştırılmaktadır. Taşeron sistemi ile, katmerli olarak sömürülmektedir. Hiçbir sosyal hakkı ve güvencesi kalmamıştır. Sendikalaşma, hukukta yeri olduğu hâlde bir suç olarak görülmekte, öyle işlem yapılmaktadır. En küçük bir hak arama eylemi karşısında TOMA’lar, hukuksuz bir biçimde dikilmekte, işçilere saldırmaktadır. İşçi sınıfı, en sıradan anayasal hakkını dahi kullanamaz durumdadır. Açlık ve işsizlik kol gezmektedir. Saray Rejimi, bu açlık ve yoksulluğu, işsizliği, herkesi satın almak için kullanmaktadır. Bunun için kömür dağıtımı vb. sadaka uygulamaları ile, işçi sınıfının açıkça onuruna saldırmaktadır. Açlık arttıkça, örgütsüz kitleler için,
esaret artmaktadır.
Hırsızlık yapmak, devleti dolandırmak, “bal tutup parmağını yalamak” anlayışı, zenginliğin kaynağı hâline gelmiştir.
Öğrenciler, en sıradan bir hak arama eyleminin karşısında polisi bulmaktadır. Polis, değil adalet, en sıradan ve açık yasaları dahi tanımaz durumdadır.
Onlar, kendi hukuklarını ayaklar altına alınca sorun yok.
Ama bir kadın eylemi söz konusu ise, o eyleme “yasalara aykırı” diyebilmektedirler.
Ülkenin her alanında yağma ve talan söz konusu olunca hiçbir yasa tanımayanlar, kendi kârları ve kendi gelecekleri söz konusu olunca hiçbir yasa tanımayanlar, sıra halka gelince, sıra işçi sınıfı ve emekçilere gelince, “yasa”lardan, yasaların getirdiği yasaklardan konuşuyorlar.
İşte bu nedenle, özgürlük sokaktadır, özgürlük örgütlenmededir, özgürlük direnmektedir, diyoruz.
İşçi sınıfının, emekçilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin, memurların, kısacası halkların, Saray Rejimi’ne karşı tek direniş yolu, sokaklardır.
Bu nedenle adalet arayışı, sokaktan geçmektedir.
Özgürlük arayışı sokaktan geçmektedir.
İşçi sınıfı ve emekçiler, öğrenciler, tüm çalışanlar, kadınlar, halklar, ancak, kendi örgütlenmeleri sayesinde, sokakları özgürleştirebilirler.
Örgüt özgürlüktür.
İşçi sınıfı ve emekçiler, düzenin tümüne karşı mücadele etmek zorundadır. CHP’nin, “devleti kurtarma” taktikleri, içi boş, adaletten, özgürlükten uzak, kitleleri yeniden sisteme bağlamak içindir.
Asıl olan, kendi öz örgütlenmemizi geliştirmektir.
Bunun zorlu bir mücadele olduğunu biliyoruz.
Sendikaları geri almak, sendika mafyasına karşı direnmek, polise karşı direnmek, paralı ajanlara karşı direnmek vb. demektir. En sıradan bir kitle örgütünün, derneğin bile kapatıldığı bugün,örgütlenmek, kendi öz örgütlenmelerini geliştirmek, kolay bir şey değildir. Ama başka da yol yoktur.
Saray Rejimi’ni, tüm sistemi, CHP‘yi korkutan, halkın kendi örgütlenmesini geliştirmesi durumudur. Ve bu korkularını gerçekleştirmek görevimizdir. Tüm gücümüzle, örgütlenmeye yönelmeliyiz. Hayır Meclisleri bu açıdan önemli bir adımdır. Başka hangi olanakla olursa olsun, örgütlenmek zorunluluktur. İhtiyacımız olan budur.
Örgüt özgürlüktür.
Sokakları özgürleştirmeden adalet olmaz.
Adalet, kapitalist sistemin yok olması ile sağlanır.
Adalet, sömürünün yok edilmesi ile, insanın insana kulluğunun son bulması ile sağlanır.
Adalet, Saray’ın, burjuva beylerin, burjuva parlamentonun lütfu değildir. Adalet, zenginlerin sadaka dağıtması demek değildir. Adalet, insanın insana kulluğunun kaynağı olan, sömürünün kaynağı olan, aşağılanmanın kaynağı olan, egemenliğinizin kaynağı olan, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kalkması ile başlar.
Adalet, halkın kendi örgütlenmeleri ile, kendi mücadelesi ile gerçekleşmeye başlar.
Adalet, aşağılanmanın her türüne, köleliğin her biçimine karşı kardeşliği ve mücadele etmeyi temel alarak gerçekleşmeye başlar.
Adalet, işçi sınıfı ve emekçilerin talebidir ve işçi sınıfının, halkların kendi elleri ile sağlanacaktır.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz