İzmir’de sıcak bir Haziran akşamüstü…
Bir kez daha İzmir Kültürpark’da, 2002 yılında Tankut Öktem tarafından yapılan görkemli Nazım Hikmet heykelinin önündeyiz.

Bu kez Türkiye’nin üç büyük evladını; şairini, yazarını,
aydınını Türkiye İşçi Partisi ve Onbeşler Birlik Dayanışma Bilim ve Kültür Derneği’nin düzenlediği etkinlikle anıyoruz:

Ahmet Arif, Orhan Kemal ve Nazım Hikmet.

Üçünü de Haziran’da kaybettik.

Aşırı sıcağa karşın yürekleri bu değerlerimizin sevgisiyle sımsıcak insanlar saygı duruşu sonrası İzmir Sanat Merkezi salonunu olabildiğince dolduruyorlar.

Ben de konuşmama, üç değerimizin ortak özellikleri ile başlıyorum:

Onları yan yana getiren, yalnız Haziran ayında kaybetmemiz değil…
Üçü de inancın yazar ve şairleri.
Bir diğer ortak yanları,
inançlarını eylemle birleştirmeleri; sömürünün,
zulmün, açlığın, savaşların olmadığı yaşanası bir dünya için mücadele etmeleri…

Üçü de Türkiye Komünist Partisi üyesiydiler.

Zindanları, sürgünleri yaşadılar ama inançlarını hep diri tuttular; tutmakla kalmayıp roman, öykü ve şiirleriyle bizlere, topluma ve tüm insanlığa taşıdılar…

Ahmet Arif…

Yine sıcak bir yaz günü Diyarbakır’da, Nuran ile Ahmet Arif müze evini arıyoruz.
Çömelerek sırtlarını duvara vermiş sohbet eden iki gence sorduğumda, bir öğretmen olarak beni çok mutlu eden bir sınavla karşılaşıyorum:

“Elbet gösteririz ama Ahmet Arif’in bir şiirini ezbere okuyabilirsen…”

Gülümseyerek yanıtlıyorum:
“Bir değil, iki şiir okurum ama siz de bir şiirini okuyabilirseniz…”

‘Anadolu’ şiirinden bir bölüm okuyorum:

“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının.
Dayan kitap ile,
Dayan iş ile.
Tırnak ile diş ile,
Umut ile sevda ile düş ile…
Dayan rüsva etme beni…”

O da ‘33 Kurşun’dan bir bölümle karşılık veriyor:

“Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşı yaka köyleri obalarıyla.
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
fukaralıktan…”

Sonra…

Ahmet Arif bizi birbirimize bağlıyor, müze ev ziyareti sonrası evlerine davet ediyorlar, şeker yerine sevgimizi katarak içine çaylarımızı içiyor, sohbete dalıyoruz…

Orhan Kemal…

Niçin çok seviyorum?
Unutulmaz eserler verdiği için mi?
‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ kanımca ülke edebiyatımızın baş yapıtlarının başında gelir.
Yaşar Kemal’imiz onun için boşuna ‘edebiyatımızın Maksim Gorki’si’ demiyor…

Orhan Kemal edebiyatımızda emekçilerin, işçilerin,
köylülerin, yoksulların,
kimsesizlerin sesi oldu…

Aile Evi’nde de, gecekondu mahallesinde de oturdum ama derya içinde olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiydim…
Orhan Kemal sevgimin önemli nedeni; roman ve öyküleriyle kendimi, komşularımı, mahallemi tanımamın önünü açmasıydı…

Eşi Nuriye Öğütçü, ölümünden kısa süre sonra bir söyleşide anlatıyor:

“Dört yıl önce köfteci dükkanında komünizm propagandası yapmış iddiası ile alıp götürdüler Orhan Kemal’i. On lira paramız vardı.
‘Senin yanına vereyim, biz bir şeyler yaparız’ dedim.
Almak istemedi.
‘Siz ne yapacaksınız’ diye diretti…
Gezmeye gider gibiydi. Akşama dönecekmiş gibi, hiç bir olağanüstülük görmüyordu polislerin gelip almalarında. Biz zaten hiç bir zaman olağanüstülük görmedik başımıza ne gelmişse. Hayat budur dedik…
Belki bunun için yenilmedik.
Yıpranmadık demiyorum.
Orhan Kemal kökünü kurt yiyen bir ağaç gibi ayakta öldü. Bense bakın 47 yaşında mıyım?…”

Nazım Hikmet…

Yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın en büyük şairlerinden…
Ne diyor ‘Davet’ şiirinde?

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşcesine,
bu hasret bizim…”

Sen misin bu memleket bizim diyen?
‘Gel sana bu memleketin kimin olduğunu gösterelim’ dediler; zindana tıktılar,
hapishane hapishane dolaştırdılar.
Vatana hasret yumdu gözlerini gurbet ellerde…

Gördüğüm bir tehlikeye dikkatinizi çekmek istiyorum:
Kapitalizm, kendisi için tehdit oluşturan unsurları zararsızlaştırmak için onu anlamsızlaştırmaya, içini boşaltmaya da çalışır…

Che Guevera’yı düşünün…
Onu düşünce ve eylemlerinden koparmak,
hatta üstüne üzerinden para kazandıkları bir ‘meta’ya dönüştürmek için neler yapmadılar ki!..

Şimdi de Nazım Hikmet’e bunun yapılmak istendiğini düşünüyorum.
Onu sadece ’lirik’ bir sese dönüştürmek istiyorlar.
Geçen hafta burada gördüğüm gibi, bunu iyi niyetle yapanlar da var…

Oysa Nazım Hikmet’i Nazım yapan değerleridir. Onu bu değerlerden kopartmazsınız…

Nazım’a kulak verelim:
“Biliyorsunuz,1923’den beri komünist parti üyesiyim.
Övündüğüm tek şey bu.
Bana öyle geliyor ki devletler arasındaki ilişkilerde yansızlık politikası yararlı ve etkili olabilir ama yazarlarda olmaz.
Dünya tarihinde çağının sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgen kalmış bir tek büyük yazar göstermek kuşkusuz güç olacaktır…
Bana gelince ben kesinlikle yan tutmayı yeğlerim…”

Ne diyor?

“Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.

Vatan ki bu insanların evidir
sevgilim, onlar vatana düşman…”

Ne çok çektirdi bu ülke
yazarına, çizerine, şairine…

Aydınlığın ışığını mı yayıyorsun?
Söndürülmelisin!..

Ama yürekten inanıyorum ki yine Nazım’ın dediği gibi:
“Yıkılıp gidecekler…”

Ve çocuklar motorları maviliklere sürecekler…

Üç büyük değerimizin anısına bin sevgi ve saygı…


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz