Merkez Bankası Başkanı Hafize Hanım’ın “görevden affını” talep etmesi her ne kadar Türkiye’nin saygın (!) ekonomi çevrelerinde bomba etkisi yaratmış olsa da bu haber Kaldıraç dergisi okurlarının yaklaşık bir ay öncesinden bildiği bir gelişmenin ürünü idi. Onlar için hiç de sürpriz olmadı bu durum (Bkz. “Hafize Hanım ne yapmak istiyor?”, Kaldıraç, Sayı 270, s. 78-80, Ocak 2024, İstanbul). Ülke ekonomisinin saygın (!) çevreleri, muhalif (!) medya ve elbette kerameti kendinden menkul sosyal medyamız hanımefendinin Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmenine vermiş olduğu röportaj sonrası derhal durumdan vazife çıkartıp (!) Hafize Hanım’ın maaşı, serveti gibi son derece önemli (!) konuların derinliklerine dalmışken Kaldıraç röportajın şifrelerini çözmüş ve Hanımefendi’nin istifa hazırlığı içinde olduğunu yazmıştı.

Ocak ayının hemen başlarında Merkez Bankası başkanının görev tanımı dışında olmasına rağmen Türkiye’ye dolaylı sermaye yatırımcısı bulmak amacı ile yapılan ABD seyahati ve bu gezinin yirmi altı gün gibi hayli uzun bir süre devam etmesi “Hanımefendi acaba Türkiye’ye yatırım yapacak kuruluş mu yoksa kendisi için yeni bir iş mi arıyor?” sorusunu akla getirmiş olsa da bunun üzerinde de fazla durulmadı. Ne zaman ki Büşra Bozkurt isimli “başörtülü bacım”ın CİMER’e yaptığı yazılı şikâyet medyaya servis edildi Hafize Hanım yine gündemin üst sıralarında bir yere oturdu şikâyetçi taze ile birlikte.

Toplumca pek severiz mağdur/mağdurelere sahip çıkmayı. Bu kez de öyle oldu. Herkes birleşti işini kaybeden genç kadının etrafında. Yazılı ve görsel medya da sosyal medya da yeni bir konu bulmuştu kendine. Özellikle görsel medya ve YouTube kanalları coştu bir anda.

Pek prim vermem bu tür haber ve görsellere. Sorgulamadan, değerlendirme yapmadan atlamam habere. Bu kez de öyle yaptım ve medyanın üzerinde durmadığı bir ayrıntı benim gözümde önem kazandı. “Başörtülü bacım” ayrıntısı.

Başörtülü bacım fazla mesaiye kaldığı takdirde yuvasına karşı sorumluluklarını yerine getiremeyeceğini beyan ettiği için işten çıkarılmıştı. Bu insafsızlıktı.

Suçlamalar birbiri ardına gelirken hiç kimsenin aklına “iyi ya akşam mesaiye kaldığın zaman kocan gitsin çocuğunuzu okuldan almaya” demeyi düşünmedi. Ya da memleketteki yüzbinlerce işletmede benzer sorunu yaşayan çok sayıda kadın nasıl bir çözüm bulmuşlar acaba, diye sormadı nedense.

Mağdure hanım şöyle bir profil çiziyor:

Başörtülü, hanım hanımcık, çalışıyor ama yuvasına (!) karşı olan sorumluluklarının da bilincinde. Kocasına hizmette (!) kusur etmiyor besbelli. Tam da cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan şahsın ve onun da içinde bulunduğu ittifakın hayalindeki çalışan Türk kadını. Çalışıyor ama aynı zamanda müşfik bir anne ve fedakâr bir eş ve daha bir sürü şey.

En önemli şey ise daha modern bir görüntü veren, özgüveni yüksek tutumu ile astlarını rahatlıkla yönetebilen ve eşini işlerine bulaştırmayan bir profil çizen Hafize Gaye Erkan Hanım’la karşılaştırıldığında iki zıt kimliğin ortaya çıkması.

Şimdi filmi geriye saralım:

Kaldıraç’ın Temmuz 2023 sayısında yayınlanan “Türkiye ekonomisinde kayyum dönemi” başlıklı yazıda sözü edilen bazı konuları hatırlatarak başlayalım.

Adına “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denilen ucubenin yerle bir ettiği ekonomik ortamda girdik 2023 seçimlerine. Küresel finans çevreleri cumhurbaşkanının göreve devam etmesinden yana idiler çünkü kendisini gerek bu çevreler gerekse bunlar tarafından yönlendirilen siyasi yapılar için çok kullanışlı bir hâle getirmişti. Lakin para ve maliye politikaları canını sıkmakta idi bu çevrelerin. Seçim öncesi bir mutabakata varıldı. Nas politikası terk edilecek ve gerçekçi bir ekonomi politikası izlenmesinin yolu açılacak. Bu mutabakatın ürünü olarak Mehmet Şimşek’in maliye bakanlığı önceden kararlaştırılmıştı. Merkez Bankası başkanının da bu politika tahtında atanması gerekiyordu. Hafize Hanım’ın isminde uzlaşma sağlandı. Cv’si düzgün, iyi eğitim görmüş, küresel finans çevrelerinin beklentilerinin ne olduğunu bilen ve bu beklentilere yanıt verebilecek yetenekleri olan biri idi. Tabii 2022 yılı başına kadar yöneticisi olduğu ve 2023 yılında iflas eden “First Republic Bank” müşterilerinin onun hakkında “bankacılık kurallarını ihlal etmek ve kamuoyuna yanıltıcı bilgi vermek” iddiası ile dava açıldığı gizlendi kamuoyundan.*

Üniversiteden mezun olduktan sonra Türkiye’den ayrılan ve nerede ise çeyrek yüzyıl boyunca buraları “arada bir ziyaret edilesi tatil ülkesi” olarak gören bu şahsın kamuoyuna tanıtılması için alelacele bir köşe açıldı Dünya gazetesinde.

İlk yazısı 8 Mart gününe denk gelmişti. Başlığı da hayli ilginç bulmuştum: “Finansta Kadının Adı Yok”. Hafifçe feminizm sosuna bulanmış, Kemalist çeşnilerle tatlandırılmış bir mesaj vermişti ilk yazısında. Muhalefetin seküler çevrelerine “merhaba” diyordu adeta. Sanırım 10 kadar yazısı yayınlandı bu gazetede. Sade suya tirit yazılar. Ama adının duyulmasına yetmişti işte. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu sonrası kesildi yazıların arkası.

Hafize Hanım, Merkez Bankası başkanı olarak atanınca kimse yadırgamadı. Muhaliflerin seküler kesiminden bile eleştiri gelmedi. Ne de olsa çağdaş görünümlü, derli toplu bir kadındı üstelik de liyakat sahibi idi. Daha ne olsun?

İşte tam burada bir parantez açmak gerekiyor. Nedir liyakat sahibi olmak? Ya da şöyle soralım soruyu: Ünlü okullarda başarılı bir öğrenim hayatı geçirmiş olmak liyakat sahibi olmak için yeterli midir?

Yanıt HAYIR.

Ünlü okullardan başarılı derecelerle mezun olmak insanın bir işe kabul edilmesini kolaylaştıracak nedenler olabilir. Liyakat ise başka bir şey. İnsanın herhangi bir konuda liyakat sahibi olabilmesi her şeyden önce o konuda yapmış olduğu çalışmalara ve bu çalışmalarındaki başarılarına bağlıdır ancak.

Merkez Bankası gibi bir ülkenin finans politikalarını yönlendirme ve ülke parasının değerini koruma konusunda birincil rol oynayan bir kurumun başındaki insanın öncelikle makro ekonomi alanında deneyim sahibi olması, devletin para ve maliye politikaları alanında bilgi ve deneyim birikimi yapmış olması gerekir. Dahası uzun yıllar kurumda değişik pozisyonlarda çalışmış ve üstlenmiş olduğu görevleri başarı ile tamamlayarak başkanlık görevine layık olduğunu kanıtlamış olması gerekir. Bir zamanlar bu kriterler göz önüne alınarak belirlenirdi Merkez Bankası başkanları. Söz gelimi Hafize Hanım ile eşdeğer bir öğrenim gördüğünü ifade edebileceğimiz Süreyya Serdengeçti (Galatasaray Lisesi, ODTÜ, ABD’de doktora) bu göreve atanana kadar tam otuz yıl görev yapmıştır Merkez Bankası bünyesinde.

Öğrenim yaşamı dışında, kurumdaki başarı ve yeterliğin daha önemli olduğunun canlı örneği ise Durmuş Yılmaz’dır. Tapu kadastro meslek lisesi mezunudur bu şahıs. Hayli mütevazı bir öğrenim yaşamı sonrasında istihdam edildiği bankada otuz altı yıllık bir deneyim sonrasında başkan olmuş ve 2009 yılında “Euromoney” dergisi tarafından “Yılın Merkez Bankası Başkanı” unvanına layık görülmüştür.

Bu örnekleri gördükten sonra bir kez daha bakalım şimdi. Üniversiteden mezun olduktan sonra Türkiye’yi terk etmiş, burayı yıllar boyu sadece bir tatil ülkesi olarak görmüş, Türkiye’de herhangi bir kuruluşta bir gün bile çalışmamış birisi Merkez Bankası başkanlığı görevi için “liyakat sahibi olabilir mi?” Üstelik hanımefendinin ABD’de de makro ekonomik politikalar, para maliye konuları ile ilgili bir deneyimi olmadığı gibi orada da kamu deneyimi yok. Özel bankalarda çalışmış, ünlü zenginlere yatırım danışmanlığı yapmış biri o. Merkez Bankası başkanlığı görevi için liyakat sahibi olabilir mi?**

Bu konular hiç sorgulanmadı muhalefet tarafından. Küresel finans çevrelerinin Türkiye’den beklentilerini karşılayacak biri olması ve cumhurbaşkanının koltuğunda bir süre daha rahat oturabilmesini sağlayacak uygulamaları gerçekleştirebilecek donanıma sahip olması yeterli idi bu göreve atanmasına. Dış görünümü ve kadın olması ile de muhalefetin seküler kesiminin sempatisini kazanmıştı. Daha ne olsun?

“Harika Türk Kızı” tanıtımı ile oturdu koltuğuna ve kendisinden beklenenleri yerine getirmeye başladı (Yedi ay zarfında TCMB politika faizi %8,5’ten %45’e çıktı, TL yabancı paralar karşısında değer yitirmeye devam etti ve enflasyonun önüne geçilemedi. Böylece küresel finans çevrelerinin Türkiye’de para kazanabilmeleri için uygun ortam yaratıldı).

İşler fena gitmiyordu gitmesine ama bir doku uyuşmazlığı vardı iktidar çevreleri ile Merkez Bankası Başkanı arasında. Her şeyden önce siyasi iktidar çevreleri ile hiçbir yakınlığı, iktidar partisi veya ortaklarından birinin etkili isimlerinden biri ile akrabalığı yoktu. Rahatsızlık verici bir durumdu bu ve iktidar çevrelerine güven telkin etmesinin önünde bir engel oluşturmakta idi. Öte yandan giyim kuşamı ve özgüvenli davranışları ile iktidar çevrelerinin yaratmak istediği “çalışan Türk kadını” imajına ters bir görünüm arz etmekte idi. Bu nedenle yerine uygun bir aday bulunması hâlinde gönderilmesi daha ilk günden düşünülmeye başlanmıştı.

Öte yandan Merkez Bankası Başkanı da pek mutlu değildi burada. Belki beklediği itibarı görememiş olmasından belki de siyasi çevrelerin işine sık sık burunlarını sokmak istemelerinden. Mutlu değildi ve anavatanını (yani ABD’yi) özlemekte idi. Üstelik son zamanlarda bir sorun daha çıkmıştı karşısına. OVP denilen belgede gerek $ gerekse enflasyon için konulan hedefler küresel finans çevrelerinin Türkiye’den bekledikleri ile çelişmekte idi. Yakın gelecekte seçim vardı ve siyaset faiz artışını bir süreliğine de olsa frenleme yanlısı idi. Küresel finans çevreleri ile siyasetin beklentileri arasında sıkışıp kalmış, açıkçası bunalmıştı.

Böyle bir ortamda ve ruh hâli içinde verdi Hürriyet gazetesine röportajı. Orada gerek küresel gerekse yerel finans çevrelerine mesajlar vermiş ve “elinizi çabuk tutun faizlerin bundan sonra yükselmesi çok zor olacak” demek istemişti.

Sonrasında Hazine ve Maliye Bakanı’nın gitmesi gereken “tanıtım toplantılarına” kendisinin gitmesi siyasi çevrelerle varılmış mutabakatın sonucu idi kanımca. Hanımefendi bu seyahat süresince bundan sonraki kariyerini ABD’de sürdürebilecek olanaklar yaratmaya çalıştı orada kaldığı 26 gün boyunca. Yoksa görülmüş şey değildi Merkez Bankası başkanının 26 gün boyunca makamından uzak kalması (TC’nin 100 yıllık tarihinde bir örneği daha yok).

Onun seyahatte bulunduğu süre zarfında da kazanlar kaynatıldı burada. Özel hayat üzerinden algı yaratılması da dâhil olmak üzere pek çok yöntem kullanılarak daha yedi ay önce “müthiş Türk kızı”, “en genç finans profesörü” gibi sloganlarla parlatıp Merkez Bankası başkanlığına paraşütle indirdikleri Hafize Hanım’a yönelik kampanya başlatıldı ve hanımefendi ABD’de bulunduğu süre zarfında büyük bir itibar kaybına uğradı.

Onun hakkında çıkarılan dedikodular ne kadar gerçeği yansıtıyor, bilmiyorum. Bunları sorgulamadım. Ancak işaret fişeğini yakmış olan Büşra Bozkurt’un anlattıkları bende bu hanımın özel olarak seçilmiş olduğu izlenimini yarattı.

Öncelikle belirtmem gerekir ki işin kaybeden biri eğer haksız işten çıkarmaya maruz kaldığını düşünüyorsa başvuracağı yer CİMER değil iş mahkemesidir Buraya başvurur ve işe iade davası açar.

CİMER, hizmet akdi feshedilen birinin işe iadesini sağlamaya yetkili makam değildir.

İşini yitiren hanımın iddialarının gerçek olup olmadığını bilmek olası değil. Ancak bazı olayların şüyuu vukuundan beterdir. Tam da öyle bir olay yaşanmıştır.

Kişisel kanım bu “başörtülü bacım”ın özellikle siyasiler tarafından seçilmiş olduğudur. Bu hanım vermiş olduğu görüntü ile bir yandan Merkez Bankası Başkanı’nın mütedeyyin çevrelerde hızla itibar kaybetmesini sağlamış, bir yandan da siyasi iktidarda olanların çizmiş olduğu “yerli ve milli” çalışan kadın modeline uyum gösterenlere sahip çıkılacağı kanısını kuvvetlendirmiştir. İşten çıkarma olayının ise Hafize Hanım’ın babasının talimatı ile gerçekleştiği konusunu pek inandırıcı bulmadığımı belirteyim.

Kaldı ki CİMER’in kendisine yapılan şikâyetleri saklı tutarak inceleme gibi bir sorumluluğu varken şikâyetin medyaya yansıtılmış olması da bu düşüncemi kuvvetlendiren bir bulgudur.

Ortaya atılan diğer iddialara gelince, kanıtı olamayan bir dizi suçlama sadece. Kanıt?

Peki Hafize Hanım ne yaptı ABD’de? Para bulabildi mi? Beklendiği kadar değil. Kariyerini orada devam ettirecek bir alan açabildi mi kendisine? Hayır.

Eğer açmış olsa idi Türkiye’ye döndüğünde cumhurbaşkanı ile görüşme talebinde bulunmaz aleyhine oluşan havayı görür görmez istifa ederdi.

Bir süre daha görevde kalmak ve bu süre zarfında kendisine uygun yeni bir iş olanağı yaratma fırsatlarını kollamak amacı ile döndü Türkiye’ye.

Ancak kısa zamanda durumun farkına vardı ve artık TCMB başkanı koltuğunda oturmasının kendisine bir yarar sağlamayacağını anlayıp istifasını açıkladı sosyal medya hesabından. İşin ilginç yanı ise nerede ise bu açıklama ile eş anlı olarak yayınlanan Resmî Gazete, hanımefendinin “görevden alındığını” yazmakta idi. Devlet ve bir bürokratı “seni işten çıkardım”, “hayır sen çıkarmadın ben istifa ettim” kavgası yaşamıştı. Bu da 100 yıllık TC tarihinde ilk kez rastlanan bir olay. Sanırım benzerlerine ancak Yeşilçam filmlerinde rastlanabilecek bir kavga idi yaşanan.

Bana kalırsa Hafize Hanım gelecekteki kariyerini olumsuz etkilememesi için istifa ettiğini duyurdu. Öyle ya TC Resmî Gazete’de yazan sadece dar bir çevre tarafından izlenirken onun sosyal medyadaki paylaşımı tüm dünyada izlenebilecekti.

Bundan sonra ne yapar Hafize Hanım?

Bir süre tatil yapar. Tebdil-i kıyafet yapmadan market fiyatlarını inceler, apartman görevlisi Sadık Abi’ye danışmadan olan biteni öğrenebilme olanağına da sahip artık.

Siyasi rüzgârlar yön değiştirmediği sürece kamuda iş verilmez ona. Özel sektörde de kimse ona iş vermeye cesaret edemez. Zaten buna ihtiyacı da yok. Yeni bir işe girmediği takdirde başkanlık yaptığı dönemde aldığı maaşı alma hakkına sahip iki yıl boyunca. Türkiye’de kaldığı sürece bol bol yeter bu maaş. Bu arada ABD’de hakkında açılmış olan dava sürecini izler. Kendisi için tehlikeli bir durum kalmadığı takdirde döner anavatanına.

Orada yeni bir işe başlar ve yeni bir yaşam kurar kendine. Burada yaşayanlar ise unutur giderler onu.

Küresel ekonominin kriterlerine uygun

“yerli ve milli” bir başkan Fatih

Hafize Hanım’ın görevden alınması sonrası boşalan koltuk için iki aday vardı: Osman Cevdet Akçay ve Fatih Karahan.

Devlet aklı Osman Cevdet Akçay’ın başkan olmasını gerektirirdi. Çünkü Osman Bey doktora sonrasında Türkiye’de öğretim üyeliği yapmış tam 17 yıl. Üstelik taşranın adı sanı bilinmeyen üniversitelerinde değil; önce Boğaziçi Üniversitesi’nde ardından da Koç Üniversitesi’nde. Daha sonra YKB bünyesinde baş ekonomist olarak görüyoruz onu. Ardından da kamuda görev üstlenmiş. Hazine ve Maliye Bakanlığında baş danışman olmuş. Ülkeyi biliyor, tanıyor, devleti tanıyor, sonuçta Maliye Bakanlığı bünyesinde çalışmış olduğu için Merkez Bankası hakkında da bilgisi var elbette. ABD doktoralı olduğu için küresel ekonominin de rahle-i tedrisinden geçmiş. Bu pozisyon için hayli uygun. Üstelik tüm yazılı çalışmaları da para ve maliye politikaları üzerine. Hayli makalesi var.

Fatih Karahan ise üniversiteyi bitirdikten sonra ABD’ye gitmiş ve doktora sonrasında orada çalışmış yıllarca. Bankacı olmasına bankacı da ABD’de görev yaptığı bankalarda işgücü piyasaları ve ürün piyasaları alanında*** deneyim sahibi olmuş. Para ve maliye politikaları ile ilgili bir deneyimi yok. Eğer oldu ise de Amazon bünyesinde sadece altı ay devam eden baş ekonomistlik görevi süresince olmuştur. O da dolaylı olarak. Ağustos 2023’te Merkez Bankası başkan yardımcılığı görevine atanıncaya kadar bir günlük çalışması bile yok burada. Ne ülke mevzuatını biliyor ne de bankayı tanıyor. Tıpkı Hafize Hanım gibi. Elbette o da küresel ekonominin kriterlerine uygun olarak yetişmiş biri. İngilizceyi ise Türkçeden daha iyi kullanıyor.

Akil bir karşılaştırma sonucu Cevdet Bey’in atanması gerekirken ve tüm piyasalar bu kararı beklerken yine siyaset girdi devreye. Cevdet Bey’in en önemli eksiğini ortaya çıkardı. Beyefendi yıllardır Türkiye’de çalışmasına üstelik bir dönem kamuda görev yapmış olmasına karşın siyasilerle içli dışlı olmamış, her daim mesafeli kalmıştı. Üstelik iktidar partisi ya da ortaklarından birinde çalışan, yöneticilik yapan bir yakını da yoktu. Onun bu özelliği bir sakınca olarak görüldü siyaset tarafından. Başkanlık görevine atanacak kişinin AK Partili olması gerektiğini düşündü siyaset.

Fatih Karahan bu nedenle seçildi.

Daha atama kararnamesinin mürekkebi kurumadan hakkında söylentiler başlamıştı “FG Cemaati mensubu” diye, muhalefeti destekleyen medya organlarında. Elbette sosyal medya köpürdü bu bilgi (!) ile. Ne de olsa Pennsylvania’da doktora yapmıştı. Haberi duyuran Halk TV sunucusunun öyle bir anlatımı ve bu anlatımı destekleyen öyle bir beden dili vardı ki, “dilini de bedenini de eşek arısı soksun” dedirtti bana.

Muhalif medya Merkez Bankası yeni başkanının cemaat mensubu olduğu bilgisini verirken onun Pennsylvania’da doktora yapmış olmasının yanında Today’s Zaman adlı gazetenin, bu kuruma devlet tarafından el konulmadan önceki son genel yayın yönetmeni olan Sevgi Akarçeşme ile yine cemaatin yazarlarından Fuat Baran’ın tvitlerine dayandırdılar yorumlarını. Her iki tvit de Can Dündar tarafından RT edilmişti. Ancak konuya böyle bir yaklaşım getirenler Fatih Karahan eğer gerçekten cemaat mensubu ise neden kendi yol arkadaşları tarafından deşifre edildi, sorusunu sormadılar kendilerine.

Cemaat mensubu balonu çabuk söndü. Çünkü Karahan’ın 16 Temmuz 2016 sabahı saat 06’da attığı tvit çıktı ortaya:

“Bugün Türk Milleti destan yazdı. Çanakkale geçilmez dedi”

Bir günde taraf değiştirmez insan, demek cemaat mensubu değilmiş. Ya da çok zayıf olan cemaat ilişkisini önceden kesmiş besbelli.

Bu durum ortaya çıkınca birden ağız değiştirdi muhalif medyanın her ay banka hesaplarına bol sıfırlı meblağlar yatırılan meşhurları. Derhal Merkez Bankası yeni başkanının AK Partili olduğunu, bu değişimin faiz konusunda politika değişimine işaret ettiğini, kısa bir süre içerisinde faiz indirimine gidileceğini “Nas” politikasına dönüleceğini söylemeye başladılar. Zaten Hafize Hanım da bu politika değişimine karşı çıktığı, yerel seçimler öncesinde kesenin ağzını açmak zorunda olan iktidarın para basma yönündeki baskılarına boyun eğmediği için görevden alınmıştı. Biraz daha gayret etseler “kahraman” ilan edeceklerdi kadını. Saçmalamanın bu kadarına pes demeden önce bir fikir geldi aklıma şu muhalefetin ünlü medya mensuplarını istihdam edip gazetelerde, TV kanallarında ve YouTube’da saçmalamasını sağlayanlara bir önerim olacak. Beni işe alsınlar. O anlı şanlı medya mensuplarına ödedikleri paranın yarısına çalışır ve onlardan çok daha iyi saçmalarım isterlerse ☺

Şakayı bir kenara bırakacak olursak Bir gün içerisinde iki farklı yorum geliştiren anlı şanlı medya mensuplarının iddialarının aksine Fatih Karahan ne cemaat mensubu idi ne de bu atama faiz politikasının değişeceğinin işareti. Buyurun işin aslını birlikte izleyelim:

Fatih Bey cemaat ile tanışmış olabilir. Henüz çok genç yaşlarda bir lise öğrencisi iken. Beyefendinin üniversiteye hazırlanmış olduğu yıllarda henüz Kartal İmam Hatip Lisesi dünyanın en saygın eğitim kurumu (!) olmamışken bu FG cemaatinin kurmuş olduğu FEM Dersanesi lise birinci ve ikinci sınıf öğrencileri arasında yaptığı deneme sınavlarında yüksek başarı gösteren öğrencileri tam burslu olarak kuruma kabul eder, onları özel bir sınıfta toplar ve özel olarak eğitirdi. Amaç ise bu gençlerin yüksek puanla öğrenci kabul eden üniversitelere girişini sağlamak ve öğrenimleri sonrası devlet kadrolarına intikallerini gerçekleştirmekti. Bu yolla pek çok öğrenci yetiştirildi ve BOUN, ODTÜ gibi gözde üniversitelerin öğrencisi olmaları sağlandı. Hayır, o yıllarda daha AK Parti kurulmamıştı, cemaat ise sınav sorularını önceden elde edecek kadar güçlü değildi devlet içinde. Yani bu gençler gerçekten başarılı insanlardı ve aldıkları özel eğitim sayesinde başarılı oluyorlardı üniversite giriş sınavlarında.

Özel eğitime gelince, bu iş biraz karışık. Sadece sınav konuları değildi bu gençlere verilen. Söz gelimi 31 Aralık’ta “yeni yıl kutlaması” için bir araya geliyorlar ve Mekke’nin fethini kutluyorlardı. Sömestr tatilinde ise ülkenin dört bucağından seçilen en başarılı öğrenciler ödül olarak cemaatin İstanbul ve Ankara’da kurulu kamp merkezlerine alınmakta, burada ders ve şehir gezileri ile birlikte dinî sohbetlere ve toplu namaz seanslarına katılmakta idiler.

Merkez Bankası yeni başkanının lise son sınıfta iken böyle bir süreci yaşamış olması olası. Olası çünkü aile yapısı gencin böyle bir süreci yaşamasına izin verecek nitelikte.

Babası Dr. Servet Rüştü Karahan’ın poligam olduğu da biliniyor, yaşamını paylaştığı partnerlerinin bu durumdan şikâyetçi olmadıkları ve birbirlerini kabullenmiş oldukları da. Niyetim özel yaşamları kurcalamak değil elbette. Ancak bu yapı Fatih Bey’in nasıl bir aile ortamında yetiştiğini göstermesi bakımından önemli.

Mecliste çoğunluğa sahip partinin kuruluş aşamasında öne çıkan isimlerden biri de Hasan Murat Mercan. Önemli katkılar yapıyor kuruluş aşamasında, bu çabalarının karşılığında ise iki dönem milletvekili oluyor sonrasında ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakan Yardımcısı. Ardından Tokyo’da TC büyükelçisi. Diplomatlık pek hoşuna gitmiş olmalı, Tokyo sonrasında Washington’da büyükelçi oldu. Bu görevi 12 Ocak 2024’te sona erdi. Görevi sona erdi ama parti içindeki saygınlığı devam etmekte. Damadı Alpaslan Bayraktar’ı armağan etti tek adam kabinesine Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak.

Neden mi yazdım bunları? Hasan Murat Mercan, Merkez Bankası’nın çiçeği burnunda başkanının dayısıdır da ondan.

Tekrar babaya dönelim. Dr. Servet Bey de partinin sadık bendelerinden. Hayli emeği var partide. O da milletvekili olmak istemiş ancak özel yaşamındaki durum nedeni ile bu talebi kabul görmemiş. Partinin henüz gerçek kimliğini açığa çıkarmadığı ilk yılları. Bu aile yaşamının açığa çıkması partiye zarar verebilir diye düşünmüş olmalılar.

Lakin Reis Bey’in huyudur; hiçbir hizmeti karşılıksız bırakmaz. Servet Bey de aldı hizmetlerinin (!) karşılığını. Önce SSK Okmeydanı Hastanesi’nin başhekimi bir yıl sonra da SSK Sağlık İşleri Genel Müdürü oluverdi. Bu görevde iken bir yandan da Kızılay başkanvekili idi.

2006 yılında Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürlüğü oldu Baba Karahan’ın genel müdür olduğu kuruluşun adı. Yetkileri genişledi. Sadece SSK değil, BAĞ-KUR ve memur emeklilerinin de sağlık hizmetlerini yönetti. Bu hizmetlere yönelik ihaleleri gerçekleştirdi milyarlarca liraya hükmetti. Milletvekilliğini ne yapsın?

2021’de emekli oldu baba Karahan. Bugünlerde Bakırköy’de bir muayenehanesi var. Ayrıca Küçükçekmece’de faaliyet gösteren BHT Clinic İstanbul Tema Hastanesi kadrosunda görev yapıyor. Bunlara ek olarak bir de Uşak’ta kurulu Kanyon Koleji başkanlığını üstlenmiş. Yetmişine gelmiş biri için hayli yoğun bir yaşamı var ☺

Babası, dayısı ve dayısının damadı böylesine AK Parti ile iç içe geçmiş biri Fatih Karahan.

Şimdi bir düşünün. Aileden Ak Partili üstelik yıllarca ABD’de yaşayıp çalışmış, dolayısı ile küresel finans çevrelerinin eğitimini almış biri varken başka aday aranır mı TCMB Başkanlığına?

Peki, bundan sonra nasıl bir politika izleyecek Merkez Bankası?

Muhalif gazetecilerin ve bir kısım muhalif ekonomistin (!) iddia ettikleri gibi “Nas” uygulamalarına dönülmeyecek. Böyle bir uygulama siyasi iktidarın sonu olur. Ancak yakında seçimler var, kesenin ağzı biraz açılıp seçmene bir parmak bal vermek gerek. Bu durumda yapılacak iş belli. Şubat ve mart aylarında TCMB faiz artırımına gitmeyecek. Kredi kartı faizleri de sabit kalacak. Bir ihtimal nisan ayında da devam edecek bu politika. Bu arada yabancı paraların TL karşısındaki değerlenmeleri de kontrol altında tutulacak. Bu durum elbette küresel finans çevrelerinin Türkiye’den beklentileri ile çelişkili. Onların beklentilerinde meydana gelecek kayıplar mayıs ayından itibaren telafi edilecek. Dolayısı ile Mayıs 2024’ten itibaren yeni bir faiz arttırma, yabancı paraların değerinde yükselme, kredi kartı kullanımında yeni sınırlamalar gelecek. Bu gelişmeler OVP’de revizyon yapılmasını gerektirecek. Temmuz 2024’ten itibaren bekleyebiliriz bu revizyonu. Elbette revize hedefler de tutmayacak. Gerçekte neler olabileceğini görebilmek için IMF, World Bank Group, Morgan Stanley, JP Morgan Chase gibi kuruluşların 2024 yılı analizlerine göz atmak gerek.

Sözünü ettiğim kuruluşların raporlarından yola çıkarak yaptığım tahmin ise 2024 yılı sonunda Amerikan Doları’nın 45-50 TL, politika faizinin ise %55-60 arası bir yerde olacağı.

Fatih Karahan ne kadar kalır bu koltukta, diye soracak olursanız, 2025 yılını göreceğini rahatlıkla ifade edebilirim. Sonrası ise ülkede yaşanacak olan gelişmelere bağlı.

* First Republic Bank, ABD’de faaliyet gösteren en büyük bankalardan biri idi. 1 Mayıs 2023 tarihinde iflası açıklandı. Banka JP Morgan’a satıldı. İflasın açıklanmasından bir hafta önce 24 Nisan 2023’te ABD’de polislerin emeklilik planlarını yöneten bir kurum olan City of Hollywood Police Officers’ Retirement System tarafından bankanın eski sekiz yöneticisi hakkında dava açıldı. Davalılar arasında Hafize Gaye Erkan da var. İflas sonrasında bankanın pek çok müşterisi de davacı oldu. Aralarında Hafize Gaye Erkan’ın da bulunduğu kişilere yöneltilen suçlama ise “Periyodik olarak yayınlanan raporlarda yanlış bilgiler vererek yatırımcıları yanlış yönlendirmek, bankacılık yasalarını ihlal etmek” olarak özetlenebilir. Davanın görülmesine eylül ayında başlanacak.

** Adı geçen şahsın bu makama gelmesinde kuşkusuz siyasi duruşunun da önemli bir rolü olmuştur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şahsın uzun yıllar süren bir görev sürecinin ardından Merkez Bankası başkanı koltuğuna oturduğu, bir başka anlatımla paraşütle indirilmediğidir.

*** Fatih Karahan, ağırlıklı olarak farklı sektörlerdeki istihdam ve ücret verilerini inceleyerek yatırım yapacak gelir düzeyinde olanları tespit edip bu kesimlere yönelik bankacılık ürünleri (yatırım fonu, yüksek faiz getirisi, ek avantajlar sağlayan kredi kartları vb.) geliştirmekte idi.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz