“İnsan kendi yalnızlığına
ve başkalarının
yalnızlığına karşı yazar.”[1]

Yazmak, yaşam serüveninin tarihe tanıklığı, taraflığıdır; hem de “Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmazsam deli olacaktım,”[2] satırlarındaki tutkuyla ve “Edebi eserler, insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorlarsa neye yarar?” sorusuyla Sait Faik Abasıyanık’ın…

Kuşkuya yer yok: Yazmak yaşamak, hesaplaşmaktır yaşananlarla, yaşatılanlarla…

Yani “Çırpınıp durduğumuz bu aptallıklarla dolu yaşamda umutsuzluğa düşmemek için yazılır.”[3]

Ya da “Yazacaksan yaşadığın topraklarda egemenlerin bilinçlenmekten kasten yoksun bıraktığı insanlarımızın korkunç serüvenlerini yaz. Emperyalistlerin oyunlarını uygulayan politikacılara alet olmayalım.”[4]

Veya “Yazar, durup kalmak ya da susup yazgıya boyun eğmek hakkına sahip değildir,”[5] örneklerindeki gibi![6]

Wole Soyinka’nın, “Yazarların ve aydınların insanlığa karşı bir görevi vardır”…

Alexander Herzen’in, “Yazdıklarımın gerçek olduğuna inanıyorum. Gerçeğe kayıtsız kalmayan her insanın onu yayma konusunda bir zaafı vardır”…

Guillermo Rosales’in, “Hayatın adaletsizliğine entelektüel öfke ve şiddetle karşılık vermek gerekir, zihnimde yazmak istediklerim için daha çok yer açmalıyım”…

Arthur Koestler’in, “İnsan doğru olduğuna inandığı şeyi ya acımasızca yazmalı, ya da susmalı,” ifadelerindeki üzere…

Düşünmek gerek: Nâzım Hikmet olmasaydı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Orhan Veli, Cemal Süreya, Fyodor Dostoyevski, Lev Tolstoy, William Shakespeare, Honoré de  Balzac, Stefan Zweig, Miguel de Cervantes Saavedra  olmasaydı hâlimiz nice olurdu? Ne kadar insan kalabilirdik? Edebiyatsız bir hayat ne kadar da eksik olurdu![7]

Evet edebiyat, bireylerin ve toplumların ruhunu, o ruhun oturduğu büyük kültürel atlası, yazıldığı zamanın değerlerini hem oluşturan, hem yıkan, hem de geleceğe taşıyan en büyük yaratımlardan birisidir. Bu öyle bir yaratımdır ki tarihten, antropolojiden, diğer insan bilimlerinden farklı olarak, sadece yazıldığı/okunduğu zamanı değil, geçmiş ya da gelecek, insanın içinde yaşamadığı zamanların hayatlarını da yaşadığımız bir gerçeklik gibi ve neredeyse hayatın bütün boyutlarını içeren bir yapı içinde ortaya koyar. Daha doğrusu üçboyutlu bir zamanı tek bir zamana dönüştürerek bütün zamanlarda temsil etme gücü taşır. Edebiyatın verdiği bilginin, bilimsel, dinsel, felsefi bilgiden farklı olarak okurun hayal hanesinde ete kemiğe bürünmüş ve onunla sonsuza dek yaşayacak bir “bilgi” olmasının nedeni budur.[8]

* * * * *

Bunlar böyleyken; edebiyat Füruzan’ını (Feruze Çerçi’sini) kaybederek eksildi; sahipsiz insanların, dostuydu; ezilenlerin safındaydı O.

Onunla 1970’lerde ‘Parasız Yatılı’, ‘Kuşatma’, ‘Benim Sinemalarım’ ile tanışmıştık.

Söz konusu “Yapıtlarda anlatılan kadınlar, cinsellikleriyle olduğu denli, toplum içindeki hırpalanmış konumlarıyla öne çıkar. Sınıf farklılıklarının ve yoksulluğun, kadın-erkek ayrımı tanımadan, insanları nasıl ezdiğini, çoğunlukla kadın karakterler üstünden gösteren sarsıcı Füruzan öyküleri, okurları anlatılan koşullara başkaldırmaya yönlendiren sihirli bir değnek işlevi taşır. Füruzan dili görselleştiren bir sinematik anlatım kullanmaktadır.”[9]

Fürüzan’ın satırlarındaki ses, ezilenleri nefes alışıydı sanki. Masumiyeti anlatırdı; kucaklayan, sarmalayan bakışla; tutkuyla, inançla yazdıklarında.

“Özgünlüğü sadece dilinden, ritminden, duyarlığından değil, aynı zamanda ele aldığı konulardan ve sınıfsal bakış açısından geliyordu; bir de ayrıntılara gösterdiği özenden; adeta fotoğraf çekiyor, resimleri boyuyordu sözcüklerle… Ama en çok, en çok sahiciliğinden güç alıyordu.”[10]

“Bir ‘mucize’yi yitirdik. Birey olmanın, kadın olmanın farkına en güç koşullarda varmış ve bu bilinçle bilenmiş, yazdığı her şeyin hakkını vermiş, öyküleriyle kimsesizlerin, romanlarıyla devrimcilerin, röportajlarıyla emekçilerin ve şiirleriyle şairlerin yanında durmuş, gözlem gücünü yazdığı senaryolara, filmlere de katmıştı”, PEN’in Füruzan’ın ardından yayınladığı mesajdaki üzere.

* * * * *

Bir de, ardında birçok hikâye, roman, kahramanlar ve koca bir şehir bırakıp giden Levi…

‘İstanbul Bir Masaldı’, ‘En Güzel Aşk Hikâyemiz’, ‘Bir Şehre Gidememek’, ‘Lunapark Kapandı’ ve ‘Size Pandispanya Yaptım’ başlıklı yapıtlara imza atan O, “İstanbul her zaman benim için bir ilham kaynağı oldu. Kötüsüyle de ilham kaynağı oldu. İstanbul aslında neresinden bakarsanız bakın yaşanması kolay olmayan, hatta yaşanması zor bir şehir. Tarihin bıraktığı izler yüzünden de öyle, bugün açısından da öyle,”[11] derdi.

Levi’nin İstanbul’unda, hüznü, aşkı, kayboluşu, terk edilişleri, ötekileştirilmeleri, yemeklerin kokularıyla, tatlarıyla kişinin çocukluğunu keşfetmesi mümkündü.

Kolay mı? Herkesin kendini ait hissettiği bir şehir vardır. Levi de İstanbul’a aidiyetinin nedenlerini anlatırken coşkusunu karşısındakine de geçirirdi: “Kökleri çok derinlere dayanan birkaç tane özelliği var. Birincisi şehrin denizle olan ilişkisi ve onun bütün uyandırdıkları, bütün çağrışımları. Balık kültürü, plajları o kadar çok ki bunu bir zincir olarak düşünün. Deniz, edebiyat, şiir, musiki bunların oluşturduğu ortak atmosfer. Boğazı düşünün tek başına güzelliğinin dışında Abdülhak Şinasi Hisar var veya Ahmet Hamdi Tanpınar var. Huzur romanı var. İkincisi İstanbul’un tarihle olan ilişkisi ve onun uyandırdıkları. Tarihin anekdotları, İstanbul’un insanları bazen çok ilgimi çeken, bazen çok kızdığım, bazen nefret ettiğim İnsanları. Farklı şekillerde bağlandığım insanları… Bunların hepsi bir bütün. Yine İstanbul’un başka bir özelliği de İstanbul’un tadları, lezzetleri. Uzun zaman İstanbul’dan ayrı kaldığımda tuhaf bir şekilde en çok özlenen şeylerden biri simit ve çay. Dolayısıyla bütün bunlar bağlıyor sizi. Bir de öte yandan burada geçirmiş olduğunuz sizin bireysel tarihiniz var. Gabriel García Márquez, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanın bir yerinde ‘Bir yere kendinizi ait hissedebilmeniz için o yere ölülerinizi gömmüş olmanız gerekir’ der. Bu çok önemlidir. Benim bu topraklara gömdüğüm çok ölüm var artık. Dolayısıyla bir de onlar var. Onların yüzleri, onların anıları, onların izleri, onların bıraktıkları. Şehir aidiyeti dediğiniz budur. Bu sebeple birçok yazar bir şehre bağlıdır ve hep o şehri anlatır.”[12]

İnsan ruhunun katmanlarını -karanlığını, ihmalkârlığını, fedakârlığını, yanılgılarını- ve çok daha fazlasını anlattığı kendi ve gerçektir. O çocukluğunu, ilk gençliğini yalnızlığını, düş kırıklıklarını ve “öteki olma” durumlarını anlattır ve çevresiyle hesaplaşırdı; “Her Yahudi gibi ben de ‘ülkesini’ doğurmaya, yaşamaya ve bulmaya çalışan bir gezgindim sonuçta. Her Yahudi gibi ben de ‘vatansız’dım birilerinin gözünde. Her Yahudi gibi ben de ‘sıradan’dım, ‘güvenmez ve güvenilmez’dim, ‘dilsiz ve yabancı’ydım,”[13] satırlarındaki üzere.

P.E.N Yazarlar Derneği’nin, “Tam bir direnişçiydi… haksızlıklara karşı direndi,” diye betimlediği Onunla da eksildik; yeniden çoğalmak umuduyla…

17 Mart 2024 14:30:23, İstanbul.

N O T L A R

[*] İnsancıl Dergisi, Yıl:34, No: 405, Nisan 2024…

[1] Eduardo Galeano.

[2] Sait Faik Abasıyanık, “Haritada Bir Nokta”, Son Kuşlar, Yapı Kredi Yay., 2002, s.6.

[3] Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yay., 2004, s.130.

[4] Vüs’at O. Bener, Siyah- Beyaz, İletişim Yay., 1993, s.27.

[5] Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci, çev: Ahmet Cemal, Payel Yay., 1984.

[6] “Burjuvaziyi içerden zayıflatmak yeterli değildir, ona karşı proletaryayla ‘birlikte’ savaşmak gerekir… Yazar arkadaşlarımızın önünde, Rus burjuvazisinden gelip sosyalist inşanın öncüleri olmuş Sovyet yazarları örneği vardır.” (Louis Aragon, aktaran: Walter Benjamin, “Üretici Olarak Yazar”, çev: Aylin Ünal, Der. Victor Burgin, Fotoğrafı Düşünmek, Espas Sanat Kuram Yay., 2013, ss. 21- 36.)

[7] Ayla Ganioğlu, Roman Yazmanın Öngörülemeyen Serüveni, Scala Yay., 2023

[8] Şükrü Erbaş, “Edebiyat ve Hayat”, Birgün Pazar, 18 Şubat 2024, s.13.

[9] Ayşegül Yüksel, “Füruzan: Ezilenlerin Dostuydu”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2024, s.11.

[10] Zeynep Oral, “Füruzan Hiç Eskimedi, Hiç Eksilmedi”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2024, s.11.

[11] “Yazar Mario Levi Yaşamını Yitirdi”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2024, s.13.

[12] Deniz Zekâ-Meltem Sezen Kılıç, “Edebiyata Adanmış Bir Hayat”, Birgün Kitap, No:265, 9 Şubat 7 Mart 2024, s.11.

[13] Mario Levi, Bir Şehre Gidememek, Afa Yay., 1993.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz