Gamze Yücesan-Özdemir’in geniş bir zamana yayılan işçi sınıfı etnografisi birikimlerine dayanarak hazırladığı “Proleterlerin Gündüzü” işçi sınıfının kültür ve iletişim deneyimlerine odaklanıyor. Kültür ve iletişimin çok katmanlı ve çelişkili yapısını kapsayabilmek için gündelik hayattan sendikalara, sınıf bilincinden sanata, öz örgütlülükten dijital kültüre zemindeki pek çok taşa basarak yol alan çalışma üzerine Evrensel Gazetesi’nden Hilal Tok, Gamze Yücesan ile konuştu. İletişim ve kültürün siyasal tavrı nasıl etkilediğinden, egemen iletişimin tahakkümünün açtığı yaralara kadar; “Bugün ‘Proleterlerin Gündüzü’ bize ne anlatıyor?” sorusuna yanıt aradı.

Çalışmanızda “İşçi sınıfı neden sessiz, siyasetsiz?” sorusu ile başlıyorsunuz. Siyasal tavırların kültür ve iletişimle üretildiğini vurguluyorsunuz. Siyasal tavırları, siyasetsizliği kültür ve iletişim nasıl belirliyor?

Gündelik hayatta sınıfsal çelişkilerin çok keskin yaşandığı bir dönemdeyiz. Salgın, kriz, hayat pahalılığı, işsizlik ve aklımıza hemen geliveren birçok şey… İşçi sınıfı sessiz ve siyasetsiz derken, gündelik hayatın sınıf karakterinin politik hayata taşınamamasını vurguluyorum aslında. Sınıfsal sorunların siyasallaşamamasını kastediyorum. Tam da bu noktada, işçi sınıfı kültürü ve iletişimi, sınıfın ortaklaştığı bu sorunları, dertleri, talepleri ve umutları politika alanına çıkarabilme gücüne sahiptir. Sınıf mücadelesinin harcı ve mayasıdır. Yaşamın her alanı, sokakları, meydanları, iş yerleri, fabrikaları bu mücadelenin mevziisi olarak görülebilir. Yaşamın içindeki her konu bu mücadelenin nesnesidir ve emekçi sınıfların her bileşeni de bu mücadelenin öznesidir aslında. Tüm bu alanlarda ve süreçlerde kültür ve iletişim kurucudur.

‘EGEMEN İLETİŞİM İÇİN ASIL OLAN DÜZENDİR’

İletişimin bir sınıfsallığı olduğunu sık sık vurguluyorsunuz. Egemen iletişimin işçi sınıfında yaralar açtığını belirtiyorsunuz… Egemen iletişim sınıflar üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?

Egemen iletişim başka türlü bir yaşam olabileceğini düşünmenin yollarını tıkıyor. Onun için asıl olan “düzen”dir. Yaşanan hayatı bize olağan ve olanaklı tek hayat olarak benimsetir. Egemen iletişim sınıfın kolektif eyleme, üretme ve direnme süreçlerini zedeler, sınıfta yaralar açar. Bazen insanları karamsarlığa, çaresizliğe iter. Bazen de doğrudan içine alarak dönüştürür. Nedir bu yaralar? İlki bireycilik. Bireycilik, işçi sınıfının toplumsal varoluşunu ve kolektif doğasını yaralıyor. Gerçek bir bireyselliğin üretilemediği koşullarda bireycilik, bencillik ve kendine kapanma olarak karşımıza çıkıyor. İkincisi, işçi sınıfını iletişimin pasif alıcısı olarak konumlandırmak, yani edilgenlik. Bir diğeri ise iletişimin tek yönlülüğü. Burada başat unsur gönderici ve onun hedefleridir. Güç ondadır, diyaloğa kapalıdır. Bir başka yara ise hiyerarşidir. Egemen iletişim hiyerarşiktir. Gönderici ile alıcı arasında eşitsiz bir ilişki vardır. Bu da işçi sınıfının itirazlarını ve taleplerini dillendirme potansiyellerinin yok edilmesine kapı açar. Bir başkası ise toplumsal düzeni meşrulaştırmadır. Bu meşrulaştırma, sınıfın düşünsel ve yaratıcı potansiyelini mevcut yapılanmalara sıkı sıkıya bağlı dar güncellikler içinde harcar, tüketir.

Kitap kapağı

‘YENİ İLETİŞİM OLANAKLARI YENİ KAPILAR AÇABİLİR’

İşçi sınıfı iletişiminde etki, ikna propaganda nasıl olmalı sorusuna da yanıt arıyorsunuz. Burayı biraz açar mısınız?

Son dönemde propaganda ve ajitasyon denince bir yanda propagandayı Almanya’da Nazilerin faşizmin etkin bir silahı olarak kullanmaları ve Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’in ünü akla geliyor. Diğer yanda ise kitleleri yanıltma, yalan haberlerle etkileme gücüyle siyasal alanda iktidar, piyasada reklamcılar hatırlanıyor. İşçi sınıfı iletişiminde propagandayı, etkiyi ve iknayı kuşkusuz ki tümüyle ayrı bir yerden değerlendiriyoruz. Çünkü tüm kavramlar ve teoriler gibi propaganda ve ajitasyon da sınıfsaldır.

Sınıf mücadelesine yeni işçileri kazanırken, onları hem etkilemek hem de ikna etmek gerekmeyecek mi? Propaganda ve ajitasyon konusu işçi sınıfı iletişiminde bilincin, kültürün, mücadelenin örülmesinde ve örgütlenmesinde zengin yönlere işaret ediyor. Lenin “Ne Yapmalı?”da propaganda ve ajitasyona netlik getirir. Propaganda birçok düşünceyi bir bütün halinde kavranır kılarken, ajitasyonda kitleye en bildiği ve en çarpıcı olgular canlı sözcüklerle aktarılır. Bu ihtiyacı günümüzde eleştirel pedagoji kavrayışıyla ve yeni iletişim olanaklarıyla birlikte düşünmek bize yeni kapılar açabilir.  Bu da sessizliği ve hareketsizliği yırtmaya imkan verebilir. İşçi sınıfı iletişimi ve kültürünün bu unsurlardan nasıl yararlanabileceği sorusu ise hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir soru olarak duruyor.

‘İŞÇİLERİN KENDİLERİNİ ÜRETEBİLECEĞİ ZAMANA VE MEKANA İHTİYACI VAR’

İşçilerin büyük bir bölümünün iş yerindeki sosyal ilişkilerini iş yeri dışına taşımadığını vurguluyorsunuz. Mekan kısıtlılığının burada önemli bir etken olduğunu değerlendirirken sendikaların da böylesi mekanlar olarak kullanılmadığını belirtiyorsunuz… Geçmişte farklı olduğu örneklere rastlıyoruz. Bu değişimin nedenleri konusunda ne söylersiniz?

İşçilerin gündelik hayatlarına ve toplumsallaşma deneyimlerine baktığımızda, birçoğunun iş yerindeki sosyal ilişkilerini iş yeri dışına taşımadığını görüyoruz. Sosyalleşilen mekanlarda ise köy, hemşeri dernekleri ve lokallerin yeri yok denecek kadar az. Sendika ve iş yerlerinin sosyal tesisleri de bir araya gelme mekanı olarak kullanılmıyor. Dolayısıyla günümüzde işçi kamusallıklarının yok olmasından ya da zayıflamasından bahsediyoruz. Bu zayıflamanın ardındaki nedenlerden en önemlisi neoliberal siyaset ve iktisat politikalarının yarattığı parçalanmadır. Üretimin örgütlenmesindeki parçalanma, iş yerlerini bölüp parçalamıştır. İstihdam biçimlerindeki parçalanma, aynı iş yerinde işçi sınıfı içinde kadrolu, taşeron ve sözleşmeli gibi katmanlar yaratmıştır.

Bir başka neden ise dijitalleşmenin zamanı ve mekanı parçalamasıdır. Dijital kültür hem üretim noktasında iş yerlerinde hem de toplumsal ve gündelik hayatta yer ve zaman birlikteliğini yok ediyor. Aynı zamanda ve yerde bulunup birbirinden uzaklaşan emekçilerden bahsediyoruz. Bireycilik çok daha kolay filizleniyor. Günümüzde zamanlar çalınmış, mekanlar istila edilmiştir.

Dolayısıyla bir yandan neoliberal siyaset ve iktisat politikaları işçi sınıfını ve halkın büyük kesimlerini yan yana duramayacak ve söz söyleyemeyecek şekilde tahrip etmiş, sözsüz ve eylemsiz bırakmıştır. İşçi sınıfı ortak hareket edebilmeye ve kendi sözlerini söyleyebilmeye olan inançlarını yitirmiştir ve “Sessizce sözleri elinden alınmaktadır”.

Buna karşın işçi kamusallıklarıyla emekçiler kendi pratik politik tecrübelerini yaratabilirler. İşçi kamusallıkları, onların tecrübe, beceri ve deneyimlerinin karşı stratejiler biçiminde güç kazandığı anlara ve mekanlara işaret eder. Dolayısıyla işçilerin kendilerini üretebileceği zamana ve mekana ihtiyacı var. Onlar, kendilerine ait olmayan bir dünyada kendilerine ait zamanı ve mekanı örgütlemek zorundalar.

SINIFIN DUYGULARINI ANLAMAK VE ‘BİZ’ OLMAK…

Çalışmanızda sık sık vurguladığınız “Biz olma” duygusu odak noktalardan biri. Biz olma duygusu nasıl sağlanacak?

Kitapta “biz” duygusunu vurguluyorum. Burada hem “biz” hem de “duygu” önemli. Duygular sosyal bilimlerde hep çok konuşulan ve tartışılan başlıklardan biridir. Ama görece yeni olan, duyguları anlamaya çalışırken sınıf dışı akımların bu alanda kendine önemli bir alan açmış olması. Bu yaklaşım duyguları bireyler üzerinden analiz ederken, duygulardaki yıkıcı etkinin baskınlığını da öne çıkarıyor: Acı, nefret, korku, iğrenme, utanç. Kitleselleşmiş duygular ise çoğu zaman intikam arzusu, hınç ve linç olarak şekilleniyor. Bu tarz analizler sınıfı ilişkiselliği içinde ve tarihsel koşullarıyla kavramakta kimi eksiklikler taşıyor. Tam da bu noktada duygulara tarihsel maddeci bir çözümlemeyi yeniden taşımak gerekiyor.

Tarihsel maddeci bir yaklaşımla baktığımızda işçi sınıfının “biz” olma duygusu görünür olur. Duygular gücünü, güçsüzlüğünü, şiddetini nesnel koşullar içerisinde işçilerin karşılaşmalarından ve iletişiminden alır. Aynı topraklarda aynı hikayeyi anlatıp, aynı hikayeyi dinleyen ve aynı hikayeye ağlayan insanların birlikteliğinde büyüyen duygulardır bunlar.

Kolektif eylemlerde, grevlerde, iş yerindeki öğle yemeklerinde, servislerde “biz” olunur. Bu anlarda işçiler sermaye sınıfı karşıtlığını deneyimlerken gündelik hayatlarına, ailelerine, arkadaş çevrelerine ve tüm toplumsal ilişkilere de sınıf kültürü içinden bakarlar.

“Biz” adalet, hakkaniyet arayışında ve dayanışma içinde şekillenir. Duygular sömürünün, eşitsizliğin, açlığın ve yoksulluğun ortaya çıkardığı yapıların ürünüdür. Dayanışma ve paylaşım içinde var olur.

Duyguların sınıfsal varoluşuna ve “biz” oluşuna en çarpıcı örnek bu topraklarda yaşayan işçilerin çoğunun “ben” dememesidir. Sendika eğitimlerine memleketin dört yanından işçiler gelir, uzun yolculuklar yapmışlardır. Eğitimin başlayacağı sabah, uzak yollardan gelmiş işçiye sorarsınız “Nasılsın?” diye. “İyiyiz” der. “İyiyiz.” “Ben”den devrim çıkmaz, “biz”i olmayan devrim olmaz.

Sınıfın duygularına yönelik en çarpıcı analizin Marx’tan gelmesi hiç de şaşırtıcı değil. “Bu kadar çok sesli türküde eksik olan yüreğin sesi” diyor Marx. Sınıfın duygularını anlamak yani.

‘SINIFTAN KAÇIŞ POLİTİK BOŞLUK YARATIYOR’

Sınıf dışı akımlarla bir tartışma da var kitabınızda. Hatta bazı sapmaların tehlikeli olduğunu vurguluyorsunuz. Neden? Bugüne baktığımızda sınıf dışı akımlar nasıl bir yer tutuyor?

Tam da belirttiğiniz gibi, sınıf dışı akımları, onların kurduğu anlatıları ve yordamları sınıfsal bir duruşla sorguluyorum. Sınıf dışı akımlar, son dönemde karşımıza post-Marksizm, postmodernizm, postyapısalcılık olarak çıkıyor ve oldukça önemli bir yer kaplıyorlar. Bu akımlar, öncelikle kapitalizmde iktisadi ve siyasi alanı ayırıyorlar. İktisadi ve siyasi alanı ayrı ayrı ele almak ise kapitalizm içi reformizm çabalarına denk düşüyor. Sınıf mücadelesini, sömürüyü ve iktisadi alanı görmeyen ve siyasal alandaki mücadeleleri demokrasi başlığına sıkıştıran bir reformizmdir bu. Aslında sınıftan kaçarak, açıkladıklarından daha çok şeyin açıklanmasını da imkansız hale getiriyorlar.

Sınıftan kaçış hızlandıkça ortaya da bir boşluk çıkıyor kuşkusuz. Politik boşluk ise, biliyoruz ki, doğası gereği derhal doldurulur. Ve hemen kültüralizm, kimlik siyaseti, radikal demokrasi söylemleri sınıf siyasetinin boşalttığı yeri dolduruyor. Şunu söyleyebiliriz, sınıf dışı akımlarla, kimlik siyasetinin referanslarıyla (etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel) toplumun geniş kesimlerini haberdar etmek ve belki harekete geçirmek, diğer stratejilere göre, daha kolay. Ne var ki bu çerçevedeki mücadeleler, merkezinde işçi sınıfının bulunduğu hiçbir sorunu çözmüyor. Kimlik ve etnisite temelli sorunların özgünlüğünü görmek ile bu sorun alanlarını tüm toplumsal kurtuluş mücadelesinin temeli haline getirmek arasında ciddi teorik ve politik farklar bulunuyor. Bu nedenle toplumun çözümlenmesinde her zaman üretim güçleri ve ilişkileri ekseninde ilerlemek gerektiğinin altını çiziyorum. Kimlik temelli egemenlik biçimleri, sınıf ilişkilerini belirlemekten çok sınıf ilişkilerince belirleniyor. Kuşkusuz siyasal süreçler karmaşık süreçlerdir ve yapısal ilişkilerin görünümü her zaman olduğu biçimiyle ve açıkça ortaya çıkmıyor. Fakat şunu da bir kere daha vurgulamak istiyorum: Sınıf dışı unsurlar ve öteki toplumsal konumlar kapitalizm ötesinde bir siyasal ufku var edemezler.

‘ANLATILMAYA VE OKUNMAYA DEĞER GÖRÜLMEK EMEKÇİLERİ GÜÇLENDİRİR’

İşçi sınıfı kültürünü, gündelik hayatını taşıyan kimi sanat örnekleri verirken bugün sanatçıların kaleminde, kamerasında işçilerin daha az yer aldığını vurguluyorsunuz…

İşçi ve emekçilerin gündelik hayatları, dertleri, sevinçleri, umutları, mücadeleleri ve kavgaları sanat eserlerinde, romanlarda, filmlerde, şarkılarda yer bulur. İşçi sınıfı için sanatın her dalı kıymetlidir. Çünkü “anlatılmaya ve okunmaya değer” bir hayatları olduğunu görmek onları güçlendirir. Kültür-sanat ürünleri işçilerin gündelik hayatlarını ören düşünsel, duygusal ve toplumsal davranış ve deneyimlerinde iz bırakırlar. Kendine dair bir imgeye sahip olmak, az şey değildir.

Son yıllarda işçilere dair sanat zayıflıyor, onlar hakkında çok az roman yazılıyor, çok az film çekiliyor. İşçiler ve sanat arasındaki sınırlar kalınlaşıyor. İşçileşme hayatın her alanında ve anında hızla devam ederken bu azalmayı nasıl anlamak ve açıklamak gerekir? Aydınların, edebiyatçıların, film yönetmenlerinin, senaristlerin kaleminde ve kamerasında işçiler neden daha az yer alıyor? Burada solun kendini memleket insanının içinde tanımlamasındaki zayıflıktan bahsetmek mümkün sanıyorum. Ne zaman ki sol,  kendini bu memleketin insanının içinde ve onların parçası olarak tanımlar, işte o zaman bu coğrafyanın sanatçıları da edebiyatçıları da bu duyguyu tanımaya başlarlar. Ve işçiler, emekçiler, cesaretleriyle, korkaklıklarıyla, neşeleriyle öfkeleriyle tekrar hem solun hem sanatın hem kameranın hem de kalemin konusu, mücadelesi ve meselesi olurlar.

‘ESAS ÖRGÜTLENME BİREBİR İNSAN İLİŞKİSİNDEN GEÇER’

Dijital imkanlar açısından, örneğin kamu işçileri, bir ek zam mücadelesi yürütüyor. Başlarda fabrikalarda eylemler yapılırken şimdi sadece sosyal medya kampanyası ile devam eder hale geldi. Bir yandan da üretimi etkilemeyen bu biçime eleştiriler de var. Siz ne söylersiniz?

Dijital kültür ve dijital imkanlar üzerine düşünürken hepimiz farkında olmadan teknolojinin her şeyi belirlediği fikrine düşmeye çok hazırız. Bu yaklaşıma teknolojik determinizm ya da teknolojik belirlenimcilik deniyor. Teknolojik determinizm teknoloji-toplum ilişkilerinde egemen ve liberal bir yaklaşım. Bu yaklaşıma göre, teknoloji ilerliyor ve biz toplum olarak bunu yakalamaya çalışıyoruz. Diğer bir deyişle, teknoloji kendi başına bir lokomotif ve toplumun tek yapacağı şey buna uyum sağlamak. Teknolojiyle kurulan bu belirlenimci ilişki, ister iyimser ister kötümser olsun, bir tür efsunlanma/büyülenme hikayesidir.

Bu efsunlanmadan kurtulmak, bugünü-yarını açıklamak ve değiştirmek ancak teknolojiyi ve onun toplumsal ilişkilerini sorgulayan bir teoriyle ve yaklaşımla mümkün. Bu yaklaşım da tarihsel maddeciliktir. Tarihsel maddeciliğe göre toplum sınıflardan oluşan tarihsel ve toplumsal bir bütünlüktür ve teknoloji de bu bütünlüğe içkindir. Teknoloji toplumsal yaşamın ve sınıf ilişkilerin içinde şekillenir, yapılanır. Bu anlamda bir mücadele alanıdır. Teknolojiye dönük değerlendirmelerimizi de bu çerçevede yapmalıyız.

Sanal ortam “sahadaki” savaşımların yerini alamaz kuşkusuz. Diğer yandan maddi savaşımların kendilerini gösterebilecekleri ve birbirleriyle ilişkiye girebilecekleri bir ortam yaratır. Dolayısıyla dijital ortamların örgütlenmeye katkılarını değerlendirirken esas örgütlenmenin birebir insan ilişkisi üzerine temellendiğini, bir ikna süreci olduğunu unutmadan dijital alanı mücadeleye eklemlemeliyiz.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz