Fotoğraf: Reuters / 18 Ekim 2023- Almanya

Öyle anlaşılıyor ki, dünya giderek daha yaygın bir biçimde savaş ile yüz yüze gelmeye başladı ve bu sürecek. Evet, savaş, Ukrayna’da, Ortadoğu’da tüm sıcaklığı ile sürüyor. Buna, zaman zaman Kafkaslar katılıyor. Balkanlar, Yugoslavya’nın parçalanması döneminde içine girdiği savaş girdabından kurtulmuş olmasa da, daha sıcak biçimlerde bir savaşa sahne olmuyor. Ama gelişmelere bakılırsa, Tayvan’dan Akdeniz’e, Afrika’dan Balkanlara, Kafkaslardan Avrupa’ya, Latin Amerika’dan Yemen’e kadar savaş, her bölgede ısınmaktadır.

Yani, savaşın yayılma olasılığı giderek daha da artıyor.

“Isınmaktadır” diyoruz ama aslında savaşı isteyenler tarafından savaş kundaklanmaktadır.

Sanırım, ileride, nasıl İkinci Dünya Savaşı’nın bazı muharebeleri yenen veya yenilen orduların okullarında bir eğitim konusu hâline getirilmiş ise, aynı biçimde Ukrayna savaşı da ya da Rusların adlandırması ile “özel askerî operasyon” da, böylesi bir öneme sahip olacak. Ukrayna’da önce, 2014’te, tuhaf bir darbe ile iktidarı alan Neonaziler, Banderas, hızla katliam politikaları ortaya koymaya başladı. Bizim, Türkiye’de yaşayanların IŞİD sürecinde gördüklerinin bir benzeridir. Neonaziler katliamlara başladılar ve bu katliamlara 2022 yılına kadar ciddi bir müdahale olmaması ilgiye değerdir. 2023’te Rusya’nın yeter artık demesi ile başlattığı özel askerî operasyonun en başında, hemen tüm Batı cephesi, Rusya’nın yakın dönem çöküşü üzerine yoğunlaşmıştı. Rusya maksimum 3 ay, hadi 6 ay dayanabilirdi. Oysa işler öyle yürümedi. Birçok Batılı “uzman”, Rusya’nın Ukrayna’yı yerle bir edecek gücü olmadığını dile getirmeye başladı. Onlara göre Rusya çok zorlanıyordu. Savaşın başında Kiev’e yürüyen tanklar bile farklı düşünmek için bir itki yaratmamıştı. Ruslar tankları geri çekmişti, demek korkuyorlardı. Onlar, Batılı “uzman”lar, ABD’nin Irak savaşında her şeyi yerle bir etmesi, milyonlarca insanı katletmesi gibi bir süreç bekliyorlardı. Oysa Rusya, sanki savaşmak istemezmiş gibi hareket ediyordu. Zaman, bu görüşleri ortadan kaldırdı. Demek Rusya en başından beri, ABD ve NATO ile savaştığının farkındaydı ve Ukrayna’daki narko-yönetime rağmen Ukrayna’da sivilleri öldürmek istemiyordu.

Sonunda, Ukrayna rejimi, Batı’nın kuklası, ABD’lilerin deyimi ile, “bizim adımıza Rus öldüren” kişiler demek oluyordu. Ve Batı, NATO, büyük bir hevesle, destek vermeye yöneldi.

2024 Mart ayının sonuna gelindiğinde, yani savaşın ikinci yılı geri bırakılmış olduğunda, Rusya, savaşta olduğunu kabul etmeye başladı. Sanırım bunun anlamı, özel askerî operasyondan savaş durumuna geçiş anlamındadır. Demek oluyor ki, leopar tankları, abraham tankları yakmaktan daha ileri gidecekler. Rusya topraklarına dönük Ukrayna ve NATO saldırıları durumu değiştiriyor. Macron, Bonapartlara özenmiş hâlde, asker göndermekten söz ediyor ve zaten İngiliz ve ABD askerleri, Ukrayna rejiminin zaten içindedir. Demek ki artık Ukraynalı erkek ve kadınlar, Neonazi rejiminin emrinde ABD ve NATO adına adam öldürmenin sınırına gelmiştir ve artık “efendiler”, ABD ve AB, savaşa daha direkt dâhil olmaya heveslidir.

Mart 2024 sonu itibarı ile Ukrayna savaşı, artık başka bir aşamaya evrilmektedir.

Suriye savaşı devam ediyor.

Filistin’de İsrail soykırımı, içinde ABD’li askerlerin de varlığı ile devam ediyor.

Ve madem Rusya ekonomik olarak çökmedi, madem dünyadan izole edilemedi, o hâlde, savaşı bir üst düzeye çıkartmak için ABD ve NATO harekete geçmiş demektir.

Şimdi, bir uçta Balkanlarda, bir uçta Kafkaslarda, bir yandan Transdinyeper’de ve daha uzakta Tayvan civarında yeni savaş kundaklama işleri devreye sokulacaktır.

Savaş artık sadece vekillerle sürdürülemez.

Biden, İsrail’in Filistin katliamları devreye sokulduğunda, açıkça “iki cephede savaşabiliriz” diyerek, Ukrayna’da savaşta olduklarını kabul etmişti.

ABD, hegemonyasını kaybetmemek için, denetimi altındaki her ülkeyi, her gücü devreye sokmaktan geri durmayacaktır.

Bu nedenle, İran’a karşı savaş hazırlıkları da devrededir. İran’a karşı savaş için yapılan planlar, öyle anlaşılıyor, Hamas’ın eylemleri ile zaman olarak ertelenmiştir. Ve yine öyle anlaşılıyor ki bu erteleme, birkaç aylıktır. Mart 2024 yerine, belki, önümüzdeki aylara ertelenmiştir.

Ve tüm bu süreç, kapitalist dünya ekonomisinin içine girdiği ekonomik kriz ile birlikte yaşanmaktadır. 2008’de başlayan kriz, savaş ile aşılmaya çalışılmaktadır. Ve dahası, Çin gibi bir ekonomik gücün yükselişini tehdit olarak ortaya koyan emperyalist Batı, Çin ve Rusya arasına kamayı sokmayı başaramamıştır.

Tüm savaş planlarına rağmen, katliamlara rağmen, ABD artık tek kutuplu dünyanın efendisi değildir. Evet, Avrupa’yı tamamen denetimi altına almış gibidir. Bunun avantajı ile ABD, savaşı, kendi topraklarından uzak bir alanda sürdürmek istiyor. Macron, bu konuda epeyce heveskârdır. Almanya’nın hevesi ise dillere destandır.

Ve bu süreç, tüm kapitalist dünyada, devletin tüm baskı aygıtları ile kendini açık bir diktatörlükle ortaya koyduğu bir süreçtir de.

Dünya kapitalist sisteminde, özellikle NATO ülkelerinde, devlet yeniden şekillenmektedir. Aslında devletin niteliğinde bir değişimden söz etmiyoruz. Devlet yine kapitalist devlettir. Ama kendi yasalarını hiçe sayan, açık baskı aygıtları ile devreye giren ve savaşa hazırlanan bir devletten söz ediyoruz. İngiltere’de devlet, “demokrasi” diye tanımlanan tüm özelliklerini bir yana bırakmakta, dişlilerini ortaya çıkartmaktadır. Almanya’da da. Alman devleti, paralı askerlikten “zorunlu” askerliğe geçiş hazırlıkları yapmaktadır. İlkokullara kadar, Alman sermayesi, savaş propagandası yapmaya başlamıştır.

Her savaş, bir iç savaştır derler.

Bunun tüm göstergeleri ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu sadece NATO’nun açık olarak çağrı yaptığı askerî sanayinin geliştirilmesi noktasında ortaya çıkmıyor. Evet savaş sanayii için olağanüstü bütçeler devreye sokulmuştur. Silah, ilaç, enerji sektörlerinin akıl almaz kârları ile sınırlı bir durum değildir bu.

Bu aynı zamanda, her Batılı ülkede, tüm Batı cephesinde, Avrupa ve ABD’de, Kanada ve Japonya’da devletin işçi sınıfına karşı açık bir savaşı devreye sokmaya başladığı bir dönemdir. Savaş, tekellerin kasasını dolduruyor, savaş yağmayı beraberinde getiriyor, savaş sömürge ülkeler üzerinde büyük bir baskıyı gündeme getiriyor ve bu arada, dünya nüfusunun çoğunluğu, giderek daha da yoksullaşıyor. Savaş, kan ve gözyaşı olmakla kalmıyor, açlık ve işsizlik olarak da devreye giriyor.

Devlet, hemen hemen tüm kapitalist ülkelerde ama daha çok emperyalist Batı ülkelerinde, baskı aygıtlarını ortaya çıkartıyor ve kara propaganda konusunda Goebbels’i geride bırakacak bir pratik sergiliyor.

Savaş, tekellerin egemenliği altında şekillenmiş olan, savaş öncesinde de var olan karanlık çağı, daha da ileriye taşıyor.

İşçi ve emekçiler, kadınlar ve gençler üzerinde baskı artıyor.

Sadece Filistin meselesini ele alın. Dünyanın “örnek” “demokrasileri”, Filistin için yapılan destek eylemlerini yasaklıyor, Filistin bayraklarını yasaklıyor. Anayasal haklar ayaklar altına alınıyor. Bizim ülkemiz için, bu çoktandır “normal” bir uygulamadır. Ama AB ve ABD, İngiltere ve Japonya, bu konuda farklı değildir.

Burjuva liberallere, liberal solculara bir baş tacı olarak oturmuş olan “Batı değerleri”, şimdi, üzerindeki kabuğu atıyor ve altından burjuva diktatörlüğün, tekellerin devletinin gerçek yüzü görünüyor.

Burjuvazi, tekeller, savaşı körüklerken, aynı zamanda içeride de savaş için konum alıyorlar. Oluşabilecek her türlü tepkinin isyana dönüşmesini önlemek için baskı ve yalanı, ideolojiyi birlikte devreye sokuyorlar. Milliyetçilik her yolla körükleniyor. Tüm bu yollarla, işçi sınıfının örgütlenmesini önlemeye çalışıyorlar.

Ukrayna rejimi, bir çeşit narko-devlet hâline gelmiştir. Onu destekleyenler, benzerini kendi ülkelerine ithal etmektedirler. Batı’nın devletleri, birer Ukrayna devleti hâline gelmeye yönelmiştir. Alman tekelleri, Neonazileri diriltmek ile çıkış yolu arıyorlar. Sadece Kanada parlamentosunda Nazi artıklarını elleri patlarcasına alkışlamıyorlar, bu yolla, mesela Kanada’da Neonazilerin önünü açıyorlar. Çıkış yolunu burada buluyorlar.

Savaş, nihayetinde, bir iç savaş hâline gelir ve geliyor. Hemen her Batı ülkesinde, savaş seviciliği geliştiriliyor.

Elbette buna karşı, yeniden bir direniş de gelişiyor, gelişecek. Ve ne önlem alırlarsa alsınlar, işçi sınıfı ve emekçiler, bu cendereyi kıracaklardır. Tüm Batı’da ortaya konan protesto gösterileri, bunun ilk adımlarıdır. Avrupa, İngiltere ve ABD de dâhil, tüm kapitalist dünyada işçi ve emekçiler, emekten yana olanlar, sokaklara çıkmayı yeniden öğreniyor.

Burjuvazinin baskı makinası, elbette karşısında direnci de geliştirmektedir, geliştirecektir. Burjuvazi bunu biliyor ve devlet tüm olanakları ile, toplumsal bilinci, din ve milliyetçilik ile bağlamaya, sabitlemeye çalışıyor.

Tekeller, emperyalist Batı, tüm güçleri ile savaşı ve savaş sanayiini geliştirmeye çalışıyor. Akıl almaz bütçeler, karşılıksız basılan paralar ile savaşı desteklemeye çalışıyorlar. Bu durum, artan vergiler, artan yoksulluk da demektir.

Savaş, sadece savaşın yaşandığı coğrafyada, mesela Filistin’de, Yemen’de, Suriye’de, Ukrayna’da kan ve gözyaşı demekle sınırlı değildir. Savaş, aynı zamanda, savaşı yürüten, destekleyen ülkelerde artan yoksulluk, açlık da demektir.

Emperyalist cephe, savaştan vazgeçemeyecek noktadadır. ABD ve NATO, savaş dışında bir yaşama yoluna artık sahip değildir. Bu nedenle savaşı her yolla tırmandırıyorlar ve bu açıdan güvenli toprak parçası kalmamıştır. ABD ve NATO, her türlü yolla, kendilerinin denetimindeki her ülkeyi savaşa sürüklemek konusunda ustalaşmıştır. Ukrayna ve Rusya arasında İstanbul’da varılan anlaşmayı nasıl engellediklerini, şimdi, tüm Batı medyası itiraf etmektedir. Ukrayna’daki gibi kukla rejimler, dünyanın her kapitalist sömürgesinde bulunabilecek durumdadır. Türkiye’de devlet nasıl ABD ve NATO tetikçisi hâline getirilmiştir? Örnektir ve Ukrayna’ya benzer hâldedir. Elbette benzerlik kadar farklılıklar da vardır. Ama hep birlikte, Doğu Avrupa’daki, Ortadoğu’daki rejimlerin nasıl organize edildiğini görebiliyoruz. Her biri narko-devletler hâline getiriliyor, her birinde çeteler, Neonaziler, mafyatik organizasyonlar devlet desteği ile yükseltilmektedir.

Ve elbette işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar ve gençler, tüm bu kan ve gözyaşı arasında, kendi örgütlenmeleri ile, kendi ülkelerindeki devletlere karşı örgütlenme ve mücadeleyi geliştireceklerdir. Savaşın yarattığı yoksulluk, işsizlik, kan ve gözyaşı arasında, devrimci direniş gelişmektedir, gelişecektir.

Elbette bu kolay bir süreç değildir. Ha deyince gerçekleşmeyecektir. Ancak dünya işçi sınıfı tarihinin zengin mücadele deneyimleri, yeniden yükselecek olan direniş için büyük derslerle doludur.

İşçiler, savaş naraları atan tekellere, onların devletine karşı açık ve net bir mücadele için saf tutmalıdırlar. Savaşta, “ulusal çıkar”, “vatan” vb. adı altında, kendi burjuvazisini, kendi ülkesindeki devleti destekleyen bir sol hareket, asla sol hareket değildir, tersine işçi sınıfı içindeki burjuva ajanlarıdır.

İşçi sınıfı silahını, tekellere, burjuva egemenliğe çevirmek zorundadır. Savaşı önlemenin tek yolu, egemenleri alaşağı etmektir. Egemene karşı mücadele etmeden, devrimcilikten söz edilemez. Ne kadar güçsüz ve ne kadar zayıf olursa olsun, işçi hareketinin, güçsüzlük bahanesi ile sessiz kalması, seyirci kalması savunulamaz. Sadece bizim gibi sömürge ülkelerde değil, Batı’nın metropollerinde de, işçi sınıfının örgütlenmesi acil bir konudur ve devrimci temelde gelişmediği sürece işçi hareketi, bağımsız bir güç olarak tarihsel görevini yerine getiremez.

Savaş ve kaosun içinde, işçi sınıfının devrimci yükselişi mayalanmaktadır. Bu, mayalanmakta olan sosyalist devrimlerin temeli olacaktır. Burjuva egemenlik çürümüştür ve tarihin sahnesinden temelli çekilmesi için, devrimci işçi sınıfının bayrağını yeniden açmasının dönemidir. İçinden geçtiğimiz bu dönem, savaşların egemen olduğu bir dönem olsa da, yarını getirecek olan sosyalist devrimlerin yükselişinin de dönemi olacaktır.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz