Konuyu önce İYİ Parti Aydın Milletvekili Ömer Karakaş gündeme getirdi. Dünya Bankası’nın (DB) kredi anlaşması doğrultusunda, 2028’e kadar Türkiye’de tarım alanında 11 bin Suriyeli sığınmacıya kadro verileceğini açıkladı. AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin konuyu Tarım Bakanı’na sorduğunu ve bunun gerçeği yansıtmadığını söyledi. Peki, işin aslı ne?

Hükümetin açıkladığı Orta Vadeli Program, DB’nin hedefleriyle gayet uyumlu. Bu yüzden 17 Milyar dolarlık bir kredi zaten kullanılıyor. Bunun üzerine önümüzdeki 3 yılı kapsayan 18 Milyar dolarlık yeni dilim gündemde. DB bu para karşılığında Türkiye’den Ülke İşbirliği Çerçevesi (Country Partnership Framework-CPF) Programına uyulmasını istiyor. Evet, bu programda mülteci işçi şartı var. Üstelik sözü edilen program Türkiye ekonomisini pürüzsüz olarak merkez kapitalist/emperyalist batı ekonomisine entegre etmeyi hedefliyor. Bu entegre etme (ekonomik bağımlılık)  sürecinde “mülteci istihdamı” da şart koşuluyor.

Dünya Bankası Türkiye Ülke Direktörü Humberto Lopez yeni dayatma programını üç başlıkta açıkladı:

• Yüksek ve sürdürülebilir üretkenlik artışı: Küresel kapitalizm çıkarları doğrultusunda gıda güvenliği, iklime uyumlu tarımın teşvik edilmesi, karbon emisyonlarının azaltılması ve ticaretin rekabet gücünün korunması gibi konuları içeriyor.

• Kapsayıcı hizmetler ve işler: Gelir eşitsizliğini (sözde) ortadan kaldırmak amacıyla kadınlar, gençler ve kırılgan gruplar için işlerin iyileştirilmesini vaat ediyor.

• Doğal afetlere karşı dirençliliğin güçlendirilmesi: Deprem, afet vd konularda kapitalist şirketlere yeni pazar alanları açılıyor.

“Mültecilere istihdam” meselesi ikinci maddenin içinde geçiyor. “Kırılgan gruplar” derken kastedilen kesimler toplumun dezavantajlı gurupları. Mülteciler de kırılgan gruplar arasında sayılıyor. Buna rağmen Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan durumu yalanlayan açıklama geldi. Bakanlık DB’nin programında adı geçen kırılgan grupların “yeşil dönüşümden olumsuz etkilenecek meslek gruplarında çalışanlar ile finansmana erişimde zorluklarla karşılaşanlar” olarak ifade etti! Amaç elbette “mülteci istihdamı” konusundaki tartışmaların önüne geçmekti. Bakanlık hızını alamadı ve “kredilerin İstanbul sözleşmesi ve LGBT ile ilişkisi yoktur” dedi. Öyle görülüyor ki, milliyetçi hezeyanların ve siyasal İslamcı çevrelerin baskısı böyle yumuşatılmak isteniyor. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil.

Dünya Bankası, Ülke İşbirliği Çerçevesi Anlaşmasını PDF halinde yayınlandı. Belgenin 34’üncü sayfasında CPF’nin 4’üncü hedefi “Kadınlar, gençler ve kırılgan gruplar için iş olanaklarının artırılması” şeklinde tarif ediliyor. Kaynak ise “Kayıtlı İstihdam Yaratma Projesi ve Geliştirilmiş Piyasa Bağlantıları Kanalıyla Mülteciler ve Türk Vatandaşları için Tarımsal İstihdam Desteği” şeklinde ifade ediliyor. Göstergede “Kayıtlı istihdam sunan iş sayısı” önce cinsiyet bazında ayrıştırılmış. Buna göre çalışacak insanların yüzde 30’u kadın. Yüzde 50’si de mülteci olmak zorunda. Hedef 2028 için istihdam hedefi toplamda 22 bin kişi olarak saptanmış. İYİ Partili Karataş buradan yola çıkarak 11 bin Suriyelinin istihdam edileceğini öngörmüş olmalı. Ama tam doğrusu, belge üzerinden anlattığımız şekilde. Kadro verileceği meselesi de net değil. Zira çeviride “kayıtlı işçi” deniyor. Bu ifade proje kapsamında geçici sözleşmeli işçi anlamına da gelebilir.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın gaf niteliğindeki açıklamasında bir de itiraf var. Nitekim yazılı açıklamada “Avrupa Birliği’nden sığınmacılar için Mali Yardım Programı (FRIT) kapsamında sağlanan hibe desteğinin kullanımında Dünya Bankası önemli bir rol oynamaktadır. CPF dokümanında bu gibi desteklere ilişkin göstergeler de takip edilmektedir. Ancak yeni CPF dokümanında sığınmacılar özelinde DB’den sağlanacak herhangi bir kredi bulunmamaktadır” deniyor. Oysa FRIT, Türkiye ile AB arasında 18 Mart 2016’da imzalanan Geri Kabul Anlaşması’yla başladı. Yani Türkiye’nin “göçmen deposu yapılması” anlaşmasının fonu FRIT aracılığıyla pompalanıyor.

MİLLİ HEZEYAN SINIFSAL GERÇEĞİ PERDELİYOR

Görüldüğü üzere, bütün bu tartışma sürecinde AKP iktidarı gerçeğe takla attırmakla meşgul. Türkiye’yi paydaşlar eliyle uluslararası sermayenin açık pazarı haline getiren DB anlaşması için 4 yıllık çökertme planı dense abartı olmaz. Peki, DB mülteci istihdamını neden şart koşuyor? Mültecileri sevdiği için mi? Elbette değil. Aslında DB’nin programının arka planında iki stratejik hamle yatıyor:

• Türkiye’yi bir göçmen deposu olarak kullanmak için “sürdürülebilirliği” sağlamak.

• Türkiye’deki genç ve enerjik mülteci gücünü şirket ortakları eliyle ucuz ve güvencesiz emek pazarına çekmek.

Önce Türkiye sahasında, sonra kademeli geçiş yaparak Avrupa sahasında!

Nitekim AB’nin Yeni Göç ve İltica Paktı ile DB’nin CPF programı da birbiriyle uyumlu. AB Yeni ve Göç ve İltica Paktı, Türkiye gibi ülkeleri “nitelikli göçmen işçi yetiştirecek ve bu işçileri geçici sözleşmelerle Avrupa emek pazarına transfer edecek istasyonlar” şeklinde de dizayn etmek istiyor. Dolayısıyla mülteci istihdamında “Türk işçisi dururken neden Suriyeliler” diye tepki gösterenler aslında küresel kapitalizmin hedeflerini de ıskalamış oluyorlar. Çünkü merkez kapitalist tekeller mültecilerle birlikte yerli işçileri de ucuz ve güvencesiz işgücü pazarına hazırlamanın derdinde. Dolayısıyla meseleye milli hezayanlardan öte sınıfsal bir perspektifle yaklaşmak gerekiyor.

Son olarak, tarım işkolundaki bir skandalı da hatırlatmış olalım. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın İŞKUR’da yabancı işçilere verilmek üzere hazırladığı “Çalışma Hayatına Dair Referans Bilgiler” kitapçığında aynen şu ifadeler yazıyor:

Madde 11: Mevsimlik tarım ve hayvancılık işlerinde çalışacak geçici koruma sağlanan yabancılar, çalışma izni muafiyeti kapsamındadır. Çalışma izni muafiyet başvuruları, geçici koruma sağlanan il valiliğine yapılır.

Yani valiliklerden alınan “muafiyet belgesiyle” tarım kapitalistleri istediği sayıda mülteci/göçmen işçiyi sigortasız ve kayıt dışı çalıştırabiliyor! Dolayısıyla Türkiye, özellikle de tarım alanında, DB’nin yeni programı gelmeden çok önce uluslararası sermayenin vahşi sömürü pazarı yapıldı. Yerli/göçmen ayrımı yapmadan bütün işçiler ve elbette sendikalar buna nasıl bir mücadeleyle yanıt verirler, konuşulması gereken bir mühim mesele de bu.

*BirGün gazetesinin 20’nci yılını kutluyor, özgür basın yolunda nice yıllara diyorum.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz