Çevirmenin notu: Bir işgal devleti olarak İsrail’in varlığını teminat altına alan şey, Batı’da “demokratik sosyalist model” olarak tanımlanan şeydi. İsrail’in “ekonomik mucizesi” yerini Thatcherist yağmaya bıraktı. İşgal varlığının ayakta kalmasını sağlayan tek şey Batı yardımları; nitekim ülke, son İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’den en çok yardım alan ülke konumunda. Marksist iktisatçı Michael Roberts, her anlamda yağmacı İsrail’in varlığının sürdürülebilir olmadığına dikkat çekiyor.


Geçtiğimiz mart ayında İsrail bir devlet olarak 75. kuruluş yıldönümünü kutladı. The Economist dergisi şu yorumu yaptı: “Bugün İsrail son derece müreffeh, tarihinin büyük kısmında olduğundan daha güvenli ve demokratik; tabii işgal ettiği toprakları hariç tutmaya hazırsanız. Savaşların, kuraklığın ve yoksulluğun üstesinden, insan cesareti dışında çok az doğal donanıma sahip olarak geldi. Orta Doğu’da aykırı bir ülke, bir inovasyon merkezi ve küreselleşmenin kazananlarından biri.” Bu sözler son birkaç haftadır yaşananlar göz önüne alındığında ya da İsrail devletinin gerçek tarihine baktığımızda artık bir eşek şakası gibi görünüyor.

Bu tarih, Yahudiler için “anayurtlarında” mevcut Arap sakinlerle birlikte bir “güvenli liman” devleti kurmak gibi geniş bir amaçla Filistin’e gelen Yahudi göçmenlerin tarihi. Bu Siyonistlerin pek çoğu İsrail’in, Arap devletlerindeki şeyhlerin ve generallerin yönetimine demokratik bir alternatif olarak, yerel komünler veya kibbutz’lar aracılığıyla yönetilen ve komünal olarak sahip olunan örnek bir “sosyalist toplum” olmasını hayal ediyordu. Özünde ise Filistin’e çöreklenen ve yeni bir “sosyalist” devlet kuran Yahudi göçmenler bunu ancak yüz binlerce Arap’ın şiddet yoluyla evlerinden ve topraklarından uzaklaştırılmasıyla gerçekleştirebilirdi.

Bununla birlikte (Yahudi nüfusunu iki katına çıkaran) yoğun göç, zengin Yahudi grupları ve çoğunlukla Amerikan sermayesi tarafından yapılan büyük yabancı yatırım girdileri ve güçlü bir askeri gücün kurulmasının birleşimi sayesinde İsrail ekonomisi, 1948’den itibaren son derece hızlı büyüdü. Bu, savaş sonrası kapitalizmin “altın çağı”, kâr oranlarının yüksek ve yatırımların da aynı derecede güçlü olduğu bir dönemdi. Dolayısıyla yeni bir ekonomiyi çok hızlı bir şekilde başlatmak mümkündü. GSYİH 1948-1972 yılları arasında yıllık ortalama yüzde 10,4 oranında büyüdü. İsrail ekonomisini inşa etmek için gereken sermaye ABD yardım transferleri ve kredileri, Almanya’nın tazminat ödemeleri ve İsrail devlet tahvillerinin yurt dışında satılmasıyla sağlandı. Fiyatlar ve ücretler kontrol edilerek kârlılık yüksek tutuldu, böylece işçilerin reel gelirlerinin çok fazla artması engellendi.

Fakat daha sonra, diğer gelişmiş kapitalist ekonomilerde olduğu gibi İsrail’de de sermayenin kârlılığı 1960’ların ortalarından 1980’lerin başlarına kadar keskin bir düşüş gösterdi. Bu durum 1974-5 ve 1980-2’deki uluslararası çöküşün bir parçası olarak iktisadi krizleri beraberinde getirdi. Ayrıca 1973’te Arap ülkeleriyle yeni bir savaşı da beraberinde getirdi. İsrail ekonomisinin hikayesinin bu noktasında, Dünya Kârlılık Veritabanı tarafından sağlanan, 1960’lardan itibaren İsrail sermayesinin kârlılığına bakmak oldukça faydalı olacaktır.

Grafik, 1980-2 küresel çöküşünde kârlılıktaki keskin düşüşü açıkça ortaya koyuyor. 1973 ve 1985 yılları arasında GSYİH büyümesi yılda yaklaşık yüzde 2’ye geriledi ve kişi başına üretimde reel bir artış olmadı. Aynı zamanda, enflasyon oranı kontrolden çıkarak 1984 yılında yüzde 445’e ulaştı ve dünyanın geri kalanıyla ödemeler dengesi açığı en yüksek seviyelere çıktı.

Sözüm ona demokratik sosyalist İsrail devleti, İsrailli kapitalistlerin zenginleşmesi için ortadan kalkmak zorundaydı. Ve böylece, diğer pek çok kapitalist ekonomide olduğu gibi İsrailliler artık “sosyalizmi” sona erdirmeyi ve ekonomiyi kısıtlama olmaksızın sermayeye açmayı amaçlayan hükümetler seçerken, aynı zamanda İsrail’in “refah” devletini ve kibbutz gibi kolektiflere verilen desteği azalttılar. İsrail, önümüzdeki yirmi-otuz yıl boyunca küresel çapta sürecek olan neoliberal döneme şiddetle girdi.

1983 yılında Tel Aviv Menkul Kıymetler Borsası çöktü ve yıllardır büyümekte olan büyük bir finansal balon patladı. Sağcı Likud hükümeti bankaları suçladı. Tüm bu kamu varlıklarını özelleştirmek amacıyla 770 kadar şirket üzerinde doğrudan ve dolaylı kontrolü olan ve İsrail ekonomisinin yaklaşık yüzde 35’ini kontrol eden Bank Hapoalim’i devraldı. Devlet nihayetinde üç büyük bankayı sattı: Bank Hapoalim, Bank Leumi ve Bank Discount özel kapitalistlere satıldı. Telekomünikasyon sektörü özelleştirildi ve şimdi de limanlar aynı süreçten geçiyor.

ABD’deki Reagan ve Britanya’daki Thatcher’ın karbon kopyası bir politikayla, 1986-2000 yılları arasında kamuya ait 83 şirket toplam 8,7 milyar Amerikan dolarına satıldı. Ulusal havayolu ELAL, telekomünikasyon ağı Bezeq, tüm büyük bankalar ve diğer beş büyük holding, hükümet tarafından seçilen alıcılara satıldı. Alıcılar arasında İsrail’in en zenginlerinin yanı sıra paralı Amerikan Yahudileri ve diğer yabancı holdingler de vardı. Bu şirketlerin hiçbiri özel olarak satışa çıkarılmadı. Örneğin hükümet, Israel Chemicals Ltd. şirketini 1993 ve 1997 yılları arasında gerçekleştirilen özel bir ihale süreci ile Eisenberg ailesine sattı.

Bir süre için bu tedbirler İsrail sermayesinin kârlılığını artırmaya yardımcı oldu; kârlılık grafiğimizde 1982’den 2000’e kadar kâr oranının iki katına çıktığı görülüyor. Ancak kârlılıktaki artış esas olarak Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ve Kuzey Afrika’dan gelen yeni göçmen akınından kaynaklanmıştı. Göç, işgücü maliyetlerini ucuzlatırken Oslo anlaşmalarından sonra Araplarla yaşanan “ateşkes” dönemi, ülkeye daha da fazla yabancı yatırım girişine olanak sağladı.

Bu dönem, İsrail’in “yüksek teknoloji start-up” firmalarının yaygınlaştığı ve İsrail ekonomisinin hızla küreselleşen dünya ekonomisine belirgin bir şekilde entegre olduğu bir dönemdi. “Start-up ulusu” olarak nitelendirilen İsrail’de şu anda 7 binden fazla aktif start-up şirketi bulunuyor.

Ancak bu durum uzun sürmedi. 21. yüzyılda İsrail’in kapitalist ekonomisi, diğer pek çok “yükselen ekonomi” gibi giderek daha fazla zorlandı. Elbette aradaki en büyük fark, İsrail’in komşu Arap ülkeleriyle olan sürekli savaşında ABD ve Batı sermayesi tarafından sonuna kadar desteklenmiş olması Dolayısıyla, Arap komşularıyla sürekli çatışma ve yerlerinden edilmiş Filistinlilerin ayaklanmaları karşısında bile, iktisadi olarak ayakta kalmayı başardı ve aynı zamanda müthiş bir askeri güç geliştirdi.

İronik bir şekilde, eski Sovyetler Birliği’nden gelen kitlesel göç, yabancı işçi ithalatı ve yerli Arap nüfusunun doğal artışındaki hız, İsrail’i nüfus açısından giderek daha az bir “Yahudi devleti” haline getirdi. Fakat neoliberal politikaların ve iktisadi yavaşlamanın etkisi sola doğru bir kaymaya yol açmadı. Arap saldırıları korkusu ve etkili bir alternatif sosyalist muhalefetin başarısızlığı bunun yerine dini ve etnik siyasi partilerin yükselişine yol açtı. Irk ve din kartları İsrail sermayesi tarafından iktisadi ve sosyal başarısızlıklarıyla ilgili herhangi bir yüzleşmeden kaçınmak için oynandı.

İktisadi krizler 21. yüzyılda da düzenli aralıklarla devam etti. Netanyahu, 2003 yılında sosyal yardımlarda kesintiye gitti, daha fazla devlet şirketini özelleştirdi, en yüksek gelir vergisi oranını düşürdü, kamu sektörü hizmetlerinde kesintiye gitti ve sendika karşıtı yasalar çıkardı. Bunu 2008-9’daki Büyük Durgunluk ve ardından GSYİH’nin yüzde 7 düştüğü 2020’deki pandemi çöküşü izledi. İsrail ekonomisinin göreli iktisadi gerilemesi, Altın Çağ, 1970’lerin kârlılık krizi, neoliberal dönem ve şimdi de 2010’lardan itibaren yaşanan Uzun Depresyon’daki reel GSYİH büyüme oranıyla ortaya çıkıyor.

Son on yılda kibbutz kolektifleri hızla yok oldu ve yerini lüks banliyö konutları aldı. Arazi değerleri emlak spekülasyonlarıyla birlikte hızla yükseldi. Sağlık ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanında sürekli bir erozyon yaşandı, bu da sağlığın özel maliyetinin artmasına ve parası olanlarla olmayanlar arasında hizmetlere erişimde giderek büyüyen uçurumlara neden oldu.

İsrail devletinin ilk dönemlerindeki “sosyalist rüya” artık yerini kapitalist gerçekliğe bıraktı. İsrail’de en düşük ve en yüksek gelirliler arasındaki uçurum sanayileşmiş dünyadaki en yüksek ikinci uçurum ve çocuk yoksulluğu oranı gelişmiş ülkeler arasında Meksika’dan sonra ikinci sırada. Ortalama her üç İsrailli çocuktan biri yoksulluk içinde yaşamakta ve her beş aileden biri yoksulluk sınırının çok altında geçimini sağlıyor.

Tam tersine, İsrail’deki servet yoğunluğu Batı dünyasındaki en yüksek ikinci servet yoğunluğu. Kötü şöhretli aile derebeylikleri şunlar: Arison, Borovich, Danker, Ofer, Bino, Hamburger, Wiessman, Wertheim, Zisapel, Leviev, Federman, Saban, Fishman, Shachar, Kass, Strauss, Shmeltzer ve Tshuva. Bu aileler toplu olarak İsrail’in önde gelen şirketlerinden elde edilen gelirin beşte birini kontrol ediyor ve bu ilk 500 şirket iş sektörünün yüzde 40’ını ve milli gelirin yüzde 59’unu oluşturuyor.

İsrail en eşitsiz yüksek gelirli ülkelerden biri. Nüfusun en alttaki yüzde 50’si ortalama 57 bin 900 şekel kazanırken, en üstteki yüzde 10’luk kesim 19 kat daha fazla kazanıyor. Dolayısıyla, eşitsizlik düzeyleri ABD’dekine benziyor; nüfusun en alttaki yüzde 50’si toplam milli gelirin yüzde 13’ünü kazanırken, en üstteki yüzde 10’luk kesimin payı yüzde 49.

Elbette yoksulluk ve eşitsizlik uçurumu İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini temsil eden Arap yurttaşlar için çok daha büyük. Fakat nüfusun onda birini temsil eden Ortodoks Yahudi gruplarına da yoksulluk oranları yüksek. Gazze ve Batı Şeria’da ise yoksulluk korkunç boyutlarda.

Bu son savaş İsrail ekonomisini çökertmeyecek. Devlet, ABD’den aldığı askeri ve mali destekle ayakta duruyor.

Sürekli savaş silah üreticilerine ve orduya fayda sağlayabilir ama uzun vadede kârlılığı ve ekonominin üretken sektörlerine yatırımı azaltır. İşçiler için bu, korkunç can ve uzuv kayıplarının yanı sıra, refahın ve insani gelişimin önünde bir deli gömleği anlamına geliyor.

Ancak İsrail’in kapitalist hükümetlerinin, işgali altındaki ve sınırlarının yanı başındaki Arap halkıyla bitmek bilmeyen çatışmaya bir çözümü yok. Şimdi, şiddet ve intikamın korkunç derecede yoğunlaştığı bir başka savaşın patlak vermesiyle birlikte, Economist’in İsrail’in 75. kuruluş yıldönümüne ilişkin tatlı sözleri hem Filistinliler hem de İsrailliler için son derece ekşi bir tat veriyor.

Bu 75 yıl daha böyle mi devam edecek?


Çeviri: Emre Köse


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz