İsrail Batılı koruyucuları sayesinde uluslararası hukuk karşısında dokunulmazlığını aşındıracak yeni bir güç dengesine izin vermek istemiyor. O yüzden saldırganlığının dozunu artırıyor. Önceki gün İran’ın Şam’daki konsolosluk binasını F-35’lerle fırlattığı altı füzeyle vurdu. Cenevre Konvansiyonu başta olmak üzere uluslararası hukuku bir kez daha çiğnedi. Aynı zamanda ‘haydut devlet’ vasfını perçinledi.

Birkaç aydır Devrim Muhafızları’nın darbeler aldığı Suriye’deki son kayıplar oldukça sarsıcı. Devrim Muhafızları’nın Levant bölgesindeki faaliyetlerinden sorumlu Tuğgeneral Muhammed Rıza Zahidi ve yardımcısı Tuğgeneral Muhammed Hadi Hacı Rahimi’nin yanı sıra Hüseyin Emanallahi, Mehdi Celaleti, Muhsin Sadakat, Ali Akababai ve Ali Salihi Rozbehani adlı subaylar öldü. Zahidi, ABD’nin 2020’de öldürdüğü Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den sonra en üst düzey kayıp olarak kayda geçti.

İran, vurulan yeri “büyükelçi rezidansını da barındıran büyükelçiliğe bitişik konsolosluk binası” olarak tanımlıyor. Bu tanımdan hareketle İsrail’in diplomatik dokunulmazlığı hiçe sayarak oyunun kurallarını değiştirdiği söylenebilir. Öldürülen 7 kişi aynı zamanda büyükelçilikte akredite personel. Fakat İsrail açısından çift kimliğin ‘diplomatik’ tarafı onlara koruma sağlamıyor. Aralıkta Şam’daki konutunda füzeyle öldürülen Kudüs Gücü’nün Suriye’deki lojistik sorumlusu General Seyyid Razı Musevi de diplomatik kimlik taşıyordu.
Amwaj.Media’ya göre 2000’li yılların ortalarında Lübnan’a gelen Zahidi kısa sürede Hizbullah içinde güçlü bir ağ kurdu. Hizbullah Şura Konseyi’nin Lübnanlı olmayan tek üyesiydi. Aynı zamanda Cihad Konseyi’nde Devrim Muhafızları’nın temsilcisiydi. Zahidi’nin yerine 2014’te Muhammed Hicazi getirildi. Hicazi 2020’de hastalanınca Zahidi geri döndü. 2021’de Suriye’deki operasyonlarından sorumlu Mustafa Cevad Gaffari, Tahran’a çağrılınca da Zahidi Levant bölgesindeki en üst düzey Kudüs Gücü subayı oldu. Rütbe ve konum açısından İsrail saldırısı, Devrim Muhafızları ile Hizbullah arasındaki en güçlü bağın hedef alındığı anlamına geliyor.

***

İran, ABD’nin Tahran’daki çıkarlarını temsil eden İsviçre aracılığıyla saldırıdan İsrail’e sonsuz desteği nedeniyle Washington’ın sorumlu olduğu notunu iletti. BM Güvenlik Konseyi’ne “kararlı bir şekilde karşılık verme konusunda meşru hakkını saklı tuttuğu” bildirildi. Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi başkanlığında toplanan İran Ulusal Güvenlik Konseyi “Suç cezasız bırakılmayacak” açıklamasını yaptı. Rusya meseleyi BM Güvenlik Konseyi’ne taşırken Çin de İsrail’i kınadı. Amerikan yönetimi behemehâl suçlamaları reddetti. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Adrienne Watson, “ABD’nin saldırıyla hiçbir ilgisi olmadığını ve saldırıdan önceden haberdar edilmediğini” savundu. Biden yönetimi bir anlamda sorumluluğu Tel Aviv’e atsa da İsrail’i koruyup kollama misyonundan geri durmuyor.

Amerikalı kaynaklara göre İsrail jetleri havalandıktan sonra yani saldırı anına birkaç dakika kala Biden yönetimini bilgilendirdi fakat hedefin konsolosluk binası olduğunu belirtmedi ve yeşil ışık istemedi.

Aynı gün Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Refah’a kara harekâtı düzenlemesine karşı alternatifleri görüşmek üzere İsrailli yetkililerle bir video konferansı planlanmıştı. Saldırı bu toplantıya engel olmadığı gibi 2.5 saat süren görüşmede gündeme bile getirilmedi.

***

Saldırı İran’ı çetin bir denklemin içine çekiyor. İsrail’e misliyle yanıt vermek İran’ı Netanyahu’nun oyununa çekebilir. Netanyahu kendisini kurtaracak cehennemler arıyor. Knesset önünde kamp kuran muhalefetin baskısıyla köşeye sıkıştı. Refah’a kara harekatı için ABD’den aradığı desteği göremedi. BM Güvenlik Konseyi’nde ateşkes tasarısını önlemediği için Biden yönetimine tavır alıp İsrailli üst düzey heyetin Washington ziyaretini iptal etti. Şimdi İran’a karşı el yükselterek Amerikan yönetimini kendi oyununa çekmeye çalışıyor. İsrail’in şahinleri öteden beri İran’a karşı ABD’yi ön safta savaştıracak bir çatışma senaryosunu avuçlarını ovarak bekliyor. Daha spesifik olarak da İsrail, ABD’nin koruma taahhüdü yerli yerindeyken savaş çıkarma pahasına kendi caydırıcılığını yeniden inşa etmek için sınırları zorluyor.

Tahran’ın saldırıları yanıtsız bırakması ise İran’ı “kırmızı çizgileri aşılmış”, “caydırıcılığını yitirmiş” bir aktöre dönüştürebilir. Geçmişte olduğu gibi Direniş Ekseni’ndeki devlet dışı aktörlerle yanıt verebilir ama bu da itibar aşınmasını önlemeye yetmiyor.

Bu saldırıyla Netanyahu, ABD üzerinde de baskı kuruyor. Saldırı Biden yönetiminin İsrail’e bağlılık taahhüdünü sürdürürken çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşmesini önleme siyasetini çıkmaza sürüklüyor.

İran ve ABD, İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşına paralel olarak işlerin kontrolden çıkma noktasında kendilerini doğrudan çatışmaya sürükleyecek bir tırmanıştan ya da bölgesel savaştan kaçınma konusunda anlayış birliğine vardı. Saldırı bir bakıma İran-ABD diyaloğunu hedef alıyor.

ABD’nin yürüttüğü temasların çatışmayı sınırlandırma konusunda elde ettiği kısmi sonuçlar var. ABD-İngiltere ikilisi, Yemen’deki Husilerin Gazze’de ateşkes sağlanıp insani yardımın önü açılıncaya kadar İsrail bağlantılı gemileri hedef alma konusundaki kararlılığını kıramadı. Fakat Lübnan’da Hizbullah, kontrollü çatışma stratejisi kapsamında angajman kurallarına bağlı kaldı. İsrail açısından büyük bir tökezleme olsa da Amerikalılar, Hizbullah’ın tam kapasite savaşa girişmemesini kendi başarıları sayıyor. Amerikalıların beklentilerine uygun asıl İran freni Irak-Suriye hattında gözlemlendi. Suriye-Ürdün-Irak üçgeninde Amerikan askerlerinin öldüğü SİHA saldırılarının ardından İran’ın devreye girmesiyle Irak İslami Direnişi sakinledi. Tabiri caizse “Direniş Ekseni” tarafında taşlar biraz bağlandı. Fakat İsrail, İran ve Hizbullah’ın gerilimi sınırlama yönündeki tercihini istismar ederek Suriye’de İran bağlantılı hedefleri vurmaya ve Lübnan’da atış menzilini genişletmeye devam etti. Yani ABD’nin sınırlama çabası İran ve Hizbullah üzerinde etkili olurken İsrail tarafında çalışmadı. Şimdi İran’ın eline güçlü bir koz geçti; ABD’ye “Bu işlerin kontrolden çıkmasını önlemek ve diyaloğu sürdürmek istiyorsan İsrail üzerinde baskı kur” diyebilir. İran’la sadece Gazze bağlantılı meseleleri değil nükleer dosyayı da görüşüyorlar. Kontrolsüz tırmanış İran’ın nükleer yolda ayağına atılan zincirleri kırmasına da neden olabilir. Bu ABD’nin göz ardı edebileceği bir seçenek değil.

***

Bu saldırı Tahran’ın Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleriyle normalleşme sürecini de hedef alıyor. Birkaç gün önce Hizbullah’ın ‘terör örgütü’ muamelesi gördüğü BAE’de resmen görüşmeler yaptığı, Şam’ın Hizbullah’la mesajlaşmada öne çıktığı ve Suriye ile Arap Birliği arasında etkileşimin arttığı bir dönemden söz ediyoruz.

İran’ın doğrudan İsrail’e yanıtı ya da Hizbullah’ın Amerikalılarca tolere edilen sınırların ötesinde angajman kurallarını değiştirmesi savaşın bölgeselleşme riskini artırabilir. Bu tür bir senaryoda Körfez’deki Amerikan müttefiklerinin İran’la diyalog halinde kalması zorlaşır. Dahası olası tırmanışla hedef haline gelmesi muhtemel Amerikan üsleri zaten bu ülkelerde yer alıyor.

“Bu, Devrim Muhafızları’nın ilk kaybı değil ve İran badireleri bir şekilde atlatmanın yolunu bulur” denilebilir. Gazze savaşına paralel olarak İsrail suikastları artsa da akıllara 2013’te Devrim Muhafızları komutanlarından Tümgeneral Hasan Şateri’nin Şam-Beyrut yolunda öldürülmesi geliyor. Ya da 2015’te Tuğgeneral Muhammad Ali Allahdadi’nin Suriye’nin Kuneytra bölgesinde altı Hizbullah savaşçısıyla birlikte füzeyle vurulması.

***

Suikastlara rağmen Tahran şimdiye kadar doğrudan misilleme yapmadı. Denilen şuydu: “İsrail’in tuzağına düşmemek için ‘stratejik sabır’ gösteriyoruz.” Saldırılar İran’ı aşağılayan boyutlara ulaşırken dini lider Ali Hamaney’in bu yaklaşımı artan oranda sorgulanıyor. Fakat İran açısından stratejik sabrın bağlamları henüz değişmedi. O bağlam savaşın bölgeselleşmesini, ateşin İran’a ulaşmasını ve dikkatlerin Gazze’den uzaklaşmasını önlemeyi öngörüyor. İran, İsrail’e misliyle yanıt verdiği takdirde sadece iyi ilişkilerini feda etmek, ABD ile çatışmaya sürüklenmek ve dünyanın önemli bir kısmında tecrit edilmek durumunda kalmayacak aynı zamanda İsrail’i soykırımcı devletten mağdur pozisyonuna taşıyacak. Yine de yanıt misliyle değil asimetrik yollarla gelebilir. Şam’daki saldırının çok hedefli bir kışkırtma olduğu aşikâr. Bunu tuzağa çekme girişimi olarak gördükleri sürece yanıtın İsrail’in istediği sonuçları doğurmayacak şekilde verilmesi muhtemeldir.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz