Bundan iki yıl önce Ekrem İmamoğlu yanına aralarında Nagehan Alçı, Ertuğrul Özkök, Akif Beki gibi isimlerin de bulunduğu bir grup gazeteciyi alarak Karadeniz turuna çıkmış, bu üç isimle otobüste bir de fotoğraf vermiş ve özellikle Alçı üzerinden büyük bir tepkiyle karşılaşmıştı.

O gezinin birtakım sonuçları olduğunu hepimiz hatırlıyoruz; örneğin belediyede “İBB sözcüsü” gibi tuhaf bir unvanla çalışan Murat Ongun, gelen tepkileri “iki yüz, üç kişi umursamıyoruz” diye küçümsemiş ama tepkiler büyüyünce sözcülükten alınıp danışman unvanıyla işine devam etmişti.

Ama asıl mesele İmamoğlu’nun konuya dair yaptığı açıklamada “Küçük Reis” misali halka parmak sallayarak herkesi “akıllı olmaya” davet etmesi ve “vız gelir, tırıs gider, hiç umurumda değil” demesiydi; üstelik o konuşma 6 Mayıs günü Denizler için düzenlenen bir anma töreninde yapılmıştı.

İmamoğlu ertesi gün “vız gelir, tırıs gider” sözü için özür dileyecek ama “onun ötesinde yapılan bütün konuşmalarımın ve eylemlerimin arkasındayım” diyecek ve geziyi de geziye davet edilen isimleri de savunmaya devam edecekti.

Aslında İmamoğlu’nun Karadeniz gezisine verilen tepki basitçe Nagehan Alçı’nın da geziye davet edilmiş olmasıyla ilgili değildi; Alçı bir semboldü sadece ve o yüzden öfkenin doğrudan muhatabıydı.

Neyin sembolüydü peki? Aslında bütün bir AKP döneminin ve o döneme tekabül eden gazetecilik anlayışının. Yani yandaşlığın, yani kalemini satılığa çıkarmış olmanın, yani operasyonel haberciliğin vesaire…

Ve elbette Erdoğan’ın otobüsüne, uçağına binip, onunla bedava seyahatlere gidişte ve dönüşte Erdoğan’a gerçek anlamda tek bir soru sormadan gazetecilik, habercilik yaptığını sanmanın, meslek etiğini hiçe saymanın…

İşte o geziyle İmamoğlu aynı anlayışı devam ettiriyordu; gazetecilerin masrafları belediyenin, yani kamunun kaynaklarından karşılanmış, onlar da bu gezinin halkla ilişkiler çalışmasını yapacak potansiyel elemanlara dönüşmüşlerdi. “Küçük Reis” hem bunu yapıyor hem de eleştirilere parmak sallayarak halka had bildiriyordu.

Gezinin üzerinden tam iki yıl geçti ve yine bir mayıs gününde İmamoğlu yanına onlarca gazeteciyi alarak bu sefer Roma’ya gitti, bulunan bahane ise 2027 Avrupa Olimpiyat Oyunları’nın imza töreniydi. Aslında bu sefer Karadeniz gezisinden daha beter bir durum söz konusuydu; çünkü yoksulluğun böylesine yaygınlaşıp derinleştiği günümüz Türkiye’sinde ve iktidarın tasarruf masalları anlattığı bir dönemde kafilenin kaldığı otelin geceliği de yemek yenilen restoranlardaki fiyatlar da uçuk düzeydeydi ve bunların hepsi belediyenin kasasından çıkmıştı. İmza töreni ise neredeyse geziye katılan hiçbir gazetecinin umurunda değildi, ortada kamu kaynaklarıyla gidilmiş bir seyahatten ve elbette ki İmamoğlu’nun reklam çalışmasından başka bir şey bulunmuyordu.

Gezide her devrin adamı Özkök yine vardı ama Nagehan Alçı yoktu; belki bunun etkisiyle belki de aradan geçen iki senenin sonunda hem İmamoğlu gücünü tahkim ettiği hem de toplum “bunlar gitsin de ne olursa olsun”a iyice alıştırıldığı için bu sefer aynı tepki gelmedi. Ha elbette geziye “muhalif” basından çok sayıda isim katıldığı için o “muhalif basın” geziyi de eleştirileri de görmezden geldi ve bu da olayın büyümemesinde etkili oldu.

İmamoğlu’nun Erdoğan’ın izinden gidişi ve “Küçük Reis” olma hevesinin açık bir yansıması olan bu geziden hemen önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgili başka ve tamamlayıcı bir haber daha düşmüştü ajanslara aslında.

İBB Mali Hizmetler Daire Başkanı Neslihan Vural, sermayenin önemli yayın organlarından biri olan Bloomberg’e verdiği röportajda belediye meclisinde çoğunluğun ele geçirilmesinin ardından başta İGDAŞ olmak üzere, İspark, Hamidiye ve Halk Ekmek’in “halka arz” da dâhil çeşitli yöntemlerle satılmasının önünün açıldığını belirtiyor ve üstelik bunu “Bir finans insanı olarak özelleştirmeden yanayım. Belediyenin nihayetinde sadece belediye işlerine geri dönmesi gerektiğini düşünüyorum” sözleriyle savunuyordu.

Vural gayet dürüstçe halka arzın özelleştirme ve kamu mülkiyetinin tasfiyesi anlamına geldiğini, kendisinin de bunu savunduğunu söylemişti ama anlaşılan biraz erken konuşmuştu; İmamoğlu Roma gezisinde verdiği röportajda “halka arz”ın, yani özelleştirmelerin gündemlerinde olduğunu inkâr etmiyor ama Vural için de “haddini aşmış bir bürokrat” nitelendirmesinde bulunuyordu. “Halka arz”ı, yani özelleştirmeyi ise o nasıl mümkün olacaksa “toplumcu ve kamucu anlayışla” ve “halkçı uygulamalarla” yapabileceklerini söylüyordu.

İmamoğlu özelleştirmelerin gündemlerinde olduğunu belirtiyor ama bir yandan da toplumcu, kamucu ve halkçı gibi kavramları kullanmak zorunda hissediyordu kendini. Çünkü mükemmel bir düzen siyasetçisi olarak rüzgârın nereden estiğinin farkındaydı. Reklam çalışması için onlarca gazeteciyi Roma’ya lüks bir tatile götürse de kendisine asıl başarıyı getirenin başta Kent Lokantaları olmak üzere belediyenin izlediği sosyal politikalarda ve halkın sosyal devlet arayışında olduğunu biliyordu.

Toplumda 31 Mart’ta adı konulmamış da olsa sol bir rüzgâr esmiş, halk Şimşek programına tepkisini iktidarı cezalandırıp CHP’yi sandıktan birinci parti olarak çıkararak göstermişti. Hayat pahalılığı, enflasyon, yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik toplumun ana gündemiydi ve istenen daha çok eşitlik, daha çok adalet, daha çok refahtı. Bunlar ise tarihsel olarak sola dair, solla anılan arayışlardı. İmamoğlu da zaten bu yüzden toplumculuk, kamuculuk, halkçılık gibi kavramları özelleştirme gibi bütünüyle halk düşmanı olan ve toplumculuğun, kamuculuğun zıttı bir kavramla birlikte kullanıyordu, oradan meşrulaştırmaya çalışıyordu.

Gerek Roma gezisi gerek özelleştirmeye bakışı gerek genel siyaset anlayışı bize post-Erdoğan döneminin en güçlü lider adayının başa gelmesi halinde Erdoğan dönemiyle bir kopuşun değil sürekliliğinin taşıyıcısı olacağını, esas hedefinin de düzenin restorasyonu olduğunu bir kez daha açıkça gösteriyor.

Ancak eskisinden farklı olarak İmamoğlu’nun kendisi de Özel ve diğer CHP yöneticileri de bunu AKP’nin ilk başta yaptığı gibi demokrasi, serbest piyasa, Avrupa Birliği vs. diyerek yapamayacaklarını biliyorlar. O yüzden Özel her konuşmasında Türkiye işçi sınıfına selam gönderiyor, o yüzden her konuşmasında -elbette ki İmamoğlu’ndan daha iyi bildiği için- “solculuk” yapıyor.

Peki halkın sola dair adı konulmamış arayışı ve öfkesi CHP tarafından bir kez daha etkisizleştirilip düzenin restorasyonu ve sermayenin yeni bir toplumsal rıza tesisi için kullanılacaksa ne yapmalı?

Meselenin tek başına CHP’yle, CHP solculuğuyla kavga ederek, sadece “restorasyon”a işaret ederek, toplumda sadece “doğrucu Davut” olarak görülerek çözülemeyeceği açık; çünkü 22 yılın sonunda muhalif kitleler göreli bir rahatlamaya da restorasyona da razılar, doğruları duymaya tek başlarına bir heves ve niyetleri de yok ve bu da gayet anlaşılabilir bir politik ruh hali.

O yüzden CHP’yle ideolojik bir kavga yürütmenin yolu Türkiye’de düzenin geldiği noktayla ve düzeni o noktaya getiren iktidarla ekonomik-politik bir kavga vermekten geçiyor. Kemer sıkmadan boğaz sıkma aşamasına geçtiği şu günlerde Şimşek programının Türkiye sermaye sınıfının ve sermaye düzeninin ana programı olduğu açıksa, emekçi halk adına siyaset yapan sosyalistlerin asıl mücadele başlığının bu program ve bu programın yarattığı sonuçlar olması tartışılmaz bir zorunluluk.

Şunu çok net bir şekilde görmemiz lazım: Eğer Türkiye’de emeğiyle geçinenler, ezilenler, yoksullar siyaset sahnesinde bir aktör haline gelemezlerse ve sosyalist sol emekçi halkı siyaset sahnesine taşıyarak onunla birlikte siyaset yapmayı başaramazsa, ne Şimşek programını engellemek mümkün olacak ne de CHP’yle ilgili solun uyarılarının bir anlamı kalacak.

Tam da bu yüzden sermayenin halkın boğazından ellerini çekmesi için yapılabilecekleri en başa yazmak ve oradan da ya bir yol bularak ya da bir yol açarak yürümeye başlamak gerekiyor.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz