7 Ekim 2023 tarihinde Filistin meselesi yeniden dünyanın gündemine girdi. Kapsam, nitelik ve hedefler yönünden daha önceki Gazze savaşlarından farklı olan bu savaş, bir yandan Filistin halkına soykırım boyutunda ağır bir yıkım getirirken, diğer yandan İsrail’in güçsüzlüklerini açığa çıkardı ve dünya halkları nezdinde Filistin davasına olan sempatiyi arttırdı. Aynı zamanda başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere pek çok devletin ikiyüzlü karakterini gün ışığına çıkardı.

Bu savaşın ne zaman ve ne şekilde son bulacağını öngörmek kolay değil. Ancak bu savaş bir boşluğun içinde doğmadı. Filistin, yüz yıllık bir işgal ve yüz yıllık bir direniş tarihine sahip ve 7 Ekim’de başlayan savaş, gelecekte de devam edecek olan bu uzun tarihin içindeki bir kesit. Bu yazıda, 20. yüzyılın başlarından günümüze olan sürecin en önemli evrelerini incelemeye ve bugün karşı karşıya olduğumuz gerçekliği bu tarihsel anlatı üzerinden daha anlaşılır kılmaya çalışacağız.

Balfour Deklarasyonu’na doğru

Filistin’deki işgal ve sömürgeleştirme tarihinin başlangıç noktası olarak kabul edilen temel kilometre taşı, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’dur. Ancak Balfour Deklarasyonu’nun da aslında kendisinden önce başlamış bir süreci yeni bir aşamaya taşımış olduğunun altını çizmek gerekir.

19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başı, 1897 tarihli Basel Kongresi ile çerçevesi çizilmiş Siyonist projenin, yani Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurma girişiminin hayata geçirilmesi doğrultundaki ilk adımlara ve bunların yerli halk üzerindeki olumsuz sonuçları ile ilk isyanlara tanık oluyordu. Bu dönemde Osmanlı yönetiminin resmen yasak ilan etmesine rağmen Filistin’e ilk toplu göçler gerçekleşiyor ve yine yasak olarak tanımlanmasına rağmen Yahudi Ulusal Fonu tarafından bazı tarım arazileri satın alınıyordu. Bu satışları gerçekleştirenler Filistinlilerin kendisi değil, 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi’nin yayınlanmasını sonrasında toprakta özel mülkiyete izin verilmesiyle beraber Biladüşşam’ın pek çok bölgesi gibi Filistin’de de büyük araziler satın almış Suriyeli ve Lübnanlı tüccar ve bankerlerdi. Bu kişiler, önceki dönemlerde devletten ucuza aldıkları arazileri şişirilmiş fiyatlarla Siyonistlere satarak büyük kârlar elde ediyordu ve Filistinli köylülerin akıbeti onları ilgilendirmiyordu. Nitekim “toprağın ve emeğin fethi” sloganıyla hareket eden Siyonistler, arazileri satın aldıktan sonra orada ücretli olarak çalışan Filistinli köylüleri bu bölgelerden kovuyordu. Bu durum ilk olarak Petah-Tikva’da ve Taberiye’de küçük çaplı isyanlar doğurdu. 1910 yılında ise Nasıra yakınlarındaki Afule’de büyük arazilerin satılması sonrasında Filistinli yerliler, arazilerin Yahudi Ulusal Fonu’na devredilmesini engellemek için ellerinden gelen tüm çabayı gösterdi. Bu çabalara liderlik eden Nasıra Kaymakamı Şükrü el-Aseli Bey ertesi yıl Meclis-i Mebusan üyeliğine seçildiği zaman, iki Kudüs mebusu ile birlikte Siyonizm’i ve meydana getirdiği fiilî sonuçları Meclis çatısı altında da gündeme getirdi. Ne var ki dönemin İttihat ve Terakki hükümeti bu tepkilere kulaklarını tıkamayı tercih etti.

Birinci Dünya Savaşı devam ederken dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour tarafından dünya Siyonist hareketine verilen söz, bu ilk girişimlerin ardından ve Siyonist hareketin İngiliz hükümeti üzerinde yıllardır yürüttüğü lobi faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkmıştı. Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde yayınlanan ve kendisinin adıyla anılan deklarasyonla, İngiliz hükümetinin Siyonist hareketin amaçlarına sempatiyle baktığını ve Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva/yurt kurulmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceğini bildirdi.

Bu politikanın benimsenmesi bir dizi gerekçeyle açıklanabilir. Öncelikle, belirttiğimiz üzere, başta Lord Rothschild ve Chaim Weizmann olmak üzere önde gelen Yahudi-Siyonist figürler, on yıldan uzun zamandır Londra hükümet çevreleri üzerinde etkili bir konuma sahipti ve üçüncü yılını dolduran Dünya Savaşı’nın mali yükünü ve hükümetin borç yükünü hafifletecek önemli bir maddi güce sahipti. İkinci olarak İngiliz himayesinde kurulacak bir Yahudi devleti, Britanya’nın Ortadoğu’daki hâkimiyetini konsolide etmede önemli bir rol oynayabilecekti ve Filistin’in Süveyş Kanalı’nın yakınında olması da kritik bir faktördü. Nitekim İngiliz “himayesi” altındaki Mısır, bu şekilde, yine İngiliz nüfuzu altındaki bir Yahudi devletinin bitişiğinde daha fazla emniyet altında olacak, bir başka sömürge ülke olan Hindistan’a giden yollar da daha fazla kontrol altında tutulabilecekti. Son olarak, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması, İngiltere’deki ve Avrupa’daki Yahudilerin Filistin’e göç etmesi sayesinde onlardan “kurtulmayı” da mümkün kılacaktı. Bu bağlamda, Filistin’in tarihini değiştiren bu deklarasyonu yayınlayan Balfour’un anti-semitist bir siyasetçi olması aslında bir paradoks değildi.

Britanya mandası, 1929 ve 1936 isyanları

1917 yılının aralık ayından itibaren tedricen Filistin üzerinde askerî kontrol sağlayan Britanya, 1918’de bölgede fiilî bir yönetim kurdu ve arkasından Milletler Cemiyeti’nin onayıyla Filistin’de resmen manda yönetimi tesis etti. Bu yönetimin başına ise Siyonist çizgiyi benimsediği bilinen Sir Herbert Samuel’i getirdi.

Bu dönemde Filistinli Araplar, Balfour Deklarasyonu iptal edilmediği müddetçe İngilizler tarafından kurulan hiçbir mekanizmanın içinde yer almayacaklarını beyan ettiler. Bu sebeple, manda yönetiminin bulunduğu diğer ülkelerden farklı olarak Filistin’de manda sonrasının temelini oluşturacak siyasi, idari ve hukukî mekanizmalar da oluşamadı. Öte yandan İngiliz yönetimi Filistin’e yönelik göçleri ivmelendirdiği gibi, toprak transferlerini de hızlandırdı. Manda döneminin başlangıcında arazilerin %2’lik bir kısmını mülk edinen Yahudiler, manda rejiminin kolaylaştırıcı çabalarıyla 1947 yılı itibariyle bu oranı %7’ye çıkarmış olacaktı.

Manda döneminin ilk yıllarından itibaren küçük çaplı isyan ve çatışmalar sıklıkla görüldü. 1929 yılında ise bir grup göçmen Yahudi hahamın Kudüs’teki Ağlama Duvarı (farklı adlandırmalara göre Burak Duvarı veya Batı Duvarı) önünde toplu dua etme ve duvarı Yahudilere ilan etme çağrısında bulunması ise, Kudüs’ün ve Filistin’in Yahudileştirilmesinin ilk adımı olarak görüldü ve ilk büyük çaplı isyanın patlak vermesine yol açtı. Kudüs’ün yanı sıra Hayfa, Yafa ve Safed şehirlerinde de büyük gösteriler düzenlendi ve bir süre sonra gösteriler çatışmaya dönüştü. Bir hafta boyunca devam eden çatışmalarda Araplardan ve Yahudilerden yüzden fazla kişi hayatını kaybederken, çatışmalarda Yahudilerden yana tutum alan İngiliz güçleri, sükûnet sağlandıktan sonra yalnızca Arapları ağır cezalara çarptırdı. İçlerinden üç kişi, 18 Haziran 1930 tarihinde Akka Hapishanesi’nde idam edildi.

Ancak İngiliz mandasının politikalarında herhangi bir değişikliğin olmaması sebebiyle 1936 yılında bu kez çok daha büyük çaplı bir isyan başlayacaktı. Grevler ve yürüyüşler şeklinde başlayan isyan, manda güçleri tarafından kanla bastırıldıktan sonra silahlı ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanmanın hedefinde hem İngiliz manda yönetimi hem Yahudi yerleşimleri hem de Filistin eşrafının ve toprak ağalarının “işbirlikçi” olarak görülen kanadı vardı. Bu kesim dışında tüm sınıflardan, toplumsal kategorilerden ve dünya görüşlerinden insanların kitlesel olarak katıldığı isyan üç yıl boyunca devam etti ve bir “Filistinlilik” kimliğinin şekillenmesinde büyük rol oynadı.

İsyanı ancak 1939 yılında bastırabilen manda yönetimi, kontrolü kaybetmeye başladığının farkındaydı. O yıl bir “Beyaz Belge” yayınlanarak, İngiliz hükümetinin Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak gibi bir amacının olmadığı söylendi ve Yahudi göçlerinin ve toprak transferlerinin sınırlanacağı sözü verildi. Ne var ki İkinci Dünya Savaşı koşullarında bu mümkün olmadı. Savaş sonrasında ise Hagana gibi Yahudi milis örgütleri, o zamana kadar kendilerini desteklemiş olan İngiltere’den artık “bağımsızlığı” kazanmanın vaktinin geldiğine inanıyordu. Bu sebeple söz konusu milis örgütleri hem Filistinli Araplarla hem de manda güçleriyle savaşmaya başladı. İngiliz hükümeti Şubat 1947’de Filistin’de kontrolü tamamen kaybettiğini kabul etti ve meseleyi Birleşmiş Milletler’e taşıdı.

Taksim Planı, İsrail Devleti’nin ilanı ve etnik temizlik

Filistin meselesinde bir çıkış yolu arayan Birleşmiş Milletler’in bulduğu “çözüm”, Filistin’in bir “Yahudi Devleti” ve bir “Arap Devleti” olarak ikiye bölünmesi oldu. Emperyalizmin tüm desteğine rağmen o tarih itibariyle Yahudi göçmenler nüfusun üçte birini oluşturuyordu ve mülkiyetini elde ettikleri arazilerin Filistin genelindeki oranı, yukarıda belirtildiği üzere yüzde 7 civarındaydı. Buna rağmen Birleşmiş Milletler’in 29 Kasım 1947 tarihinde 181 sayılı karar olarak kabul ettiği Taksim Planı, Filistin’in yüzde 56’lık kısmını Yahudi Devleti’ne veriyordu ve buna önemli liman kentleri ile verimli tarım arazileri de dâhildi. Kudüs ise iki devletin de dışında bırakılacak ve bir uluslararası yönetim kurulacaktı.

Filistinli Araplar ve bölgedeki Arap devletleri kararı kabul etmediklerini duyururken, Siyonistler kararı desteklediklerini ilan ettiler. Ne var ki görünüşteki bu kabul aslında taksimin uluslararası meşruiyete sahip İsrail devletinin kurulabilmesi için bir sıçrama tahtası olmasından kaynaklıydı ve David ben Gurion liderliğindeki Siyonist hareket, taksimde sınırları çizilenden çok daha geniş bir devlet kurmak ve bu devleti de içindeki Arap nüfustan arındırmak için çok eski tarihlerden itibaren plan ve hazırlıklara girişmişti. Düşük yoğunluklu çatışmalarla geçen birkaç ayın ardından 10 Mart 1948 tarihli Dalet Planı’yla Siyonistler hücuma geçti. Birçok köy ve kasaba ele geçirildi ve içinde yaşayan Araplar çıkarıldı; direnç gösterenler ise öldürüldü. 9 Nisan 1948 tarihinde Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyünde aralarında çocukların da olduğu yaklaşık iki yüz elli Filistinli Arap, korkunç yöntemlerle katledildi. Köyün ele geçirilmesiyle Kudüs’e giden yol da açıldı. Aynı zamanda bu saldırının yaydığı dehşet sonucunda, Siyonist milislerin yaklaştığının haberini alan Filistinliler pek çok köy ve kasabadan panikle kaçtı. Geleceğin İsrail başbakanlarından olacak olan Menahem Begin, “Deir Yasin olmasaydı İsrail hiçbir zaman kurulamazdı” diyecekti.

Tüm bunlar yaşanırken Filistin’i terk etmeye hazırlanan İngilizler 14 Mayıs 1948’de ülkeyi tamamen boşalttı. Aynı gün David ben Gurion tarafından, sınırları belli olmayan İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. Bir gün sonra da Filistinlilere yönelik, “Nekbe” (Felaket) olarak bilinen tehcir süreci başladı.

15 Mayıs’ta bölgedeki bazı Arap devletleri İsrail’e savaş ilan etmişti, ancak esas amaç taksim planında “Arap Devleti” olarak belirlenen bölgelere İsrail’in girmesine engel olmaktı ve buna da muvaffak olunamadı. Yıl sonuna kadar yirmiden fazla toplu katliam gerçekleşti, dört yüzden fazla Filistin köyü haritadan silindi ve o zamanki Filistin nüfusunun yarıdan fazlasına denk gelen 750 bin Filistinli, mülteci konumuna düştü. BM’nin 11 Aralık 1948 tarihli ve 194 sayılı kararına rağmen Filistinli mültecilerin geri dönüşüne hiçbir zaman izin vermeyen İsrail, onlardan geriye kalan ev ve arazileri de “devlet mülkü” hâline getirecek ve kademeli olarak -mezarlıklar da dahil olmak üzere- tüm izlerini silecekti. Ocak 1949’da ateşkes anlaşmasına varıldığında, Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria ve Doğu Kudüs Ürdün’ün kontrolünde kalmış, Filistin’in geriye kalanının tamamı ise “İsrail toprağı” hâline gelmişti.

Askerî mücadelenin doğuşu ve yükselişi

Filistinliler uzun süre boyunca topraklarını ve mülklerini geri almanın Arap devletleri eliyle olacağına inanmıştı. Ancak Arap devletlerinin desteği sınırlıydı. Bu sebeple Filistinliler yavaş yavaş kendi öz güçlerine dayanma yoluna gitmeye başladı. Bu kapsamda kurulan ilk hareket, 1959 yılında Yaser Arafat liderliğinde ulusal kurtuluş mücadelesine girişen El Fetih oldu. 1964 yılında Arap Birliği tarafından kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) etkisizliğinin anlaşılmasıyla da Arafat ve El Fetih, FKÖ liderliğini ele geçirdi ve örgütü savaşçı bir çizgiye yöneltti.

1967 yılında yaşanan İkinci Arap-İsrail Savaşı’nın burjuva Arap devletleri bakımından tam bir hezimetle sonuçlanması, bu devletlere olan güveni daha da azalttı. Önemli bir sembolik gösterge olarak, George (Corc) Habaş liderliğindeki Arap Milliyetçi Hareketi isimli örgüt, savaştan sonra Nasırcılığı terk ederek Marksizm-Leninizmi benimsedi ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) adını aldı. Maocu çizgideki Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDKC) ile birlikte FHKC ve El Fetih, bundan sonraki yirmi yıl boyunca FKÖ çatısı altında İsrail’e karşı savaşacak ve Filistin kurtuluş mücadelesinin taşıyıcısı olacaktı.

Öte yandan İsrail, sözü edilen 1967 savaşında Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü de işgal etmiş ve Filistin’in tamamını yutmuştu. Savaş önce işgal altındaki topraklarda başlatıldı, ancak FKÖ bir süre sonra Ürdün’e çekilmek zorunda kaldı. Ürdün Haşimi Krallığı ise kendi otoritesine gölge düşürmesinden korktuğu FKÖ’yü 1970’te yaşanan ve Kara Eylül diye bilinen kanlı baskınlarla güçsüzleştirdi. FKÖ’nün bir sonraki tutunma noktası Lübnan oldu, fakat 1975’te başlayan Lübnan İç Savaşı, hareketi Lübnan’dan da çıkmak zorunda bıraktı. Nitekim Falanjistler olarak bilinen sağcı Maruni-Hıristiyan milis grupları en başından itibaren Filistinli militanları ülkeden atmayı hedeflemişti. 1982 yılında İsrail’in Lübnan işgali de FKÖ üzerindeki baskıyı arttırdı ve en sonunda uluslararası bir anlaşmayla ülkeden çıkarılan militanlar, gemilere bindirilerek Tunus’a gönderildi.

Bu başarısızlıklara karşın Filistin askerî mücadelesi, 1968’deki Karameh çatışmalarından başlayarak pek çok defa İsrail güçlerine önemli kayıplar da verdirmiş, daha önemlisi, bir ulusal kurtuluş düşüncesi Filistinliler arasında kök salmıştı. Ulusal mücadele tarihinin bu yirmi yıllık kesitine sol eğilimler ana rengini vermişti.

Birinci İntifada ve Oslo sahte barışı

9 Aralık 1987’de Gazze’deki Cebaliye mülteci kampında bir İsrail askerî aracının dört Filistinliyi ezerek öldürmesi, kısa sürede beklenmedik gelişmelere yol açtı. Gazze’de başlayan protesto gösterileri çok kısa süre içinde Filistin’in tamamına yayıldı. Birinci İntifada olarak bilinen bu halk ayaklanması özellikle Filistinlilerin işgal askerlerine ve tanklarına karşı taşlarla direnmesiyle ün kazandı. Ancak diğer yandan bu, Filistin halkının tüm kesimlerinin, halk komiteleri aracılığıyla tabandan katılım sağladığı, şiirlerin, marşların yazıldığı, direniş kültürünün her yere yayıldığı bir halk ayaklanmasıydı. En önemli özelliği ise Filistinlilerin ilk kez kendi topraklarında kitlesel ölçekli ve uzun süreli bir mücadeleye girişmesiydi.

İntifada, uluslararası alanda da kayda değer sonuçlar getirdi. Sürgündeki Yaser Arafat, 15 Kasım 1988’de, yirmi yıl önce işgal edilmiş olan Gazze ve Batı Şeria üzerinde Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etti ve bu devlet onlarca ülke tarafından hemen tanındı. 1991 yılında uluslararası aktörlerin girişimiyle toplanan Madrid Konferansı, çatışmaya barışçıl bir çözüm aradı. Bu konferansı takiben Oslo’da İsrail ve FKÖ temsilcileri arasında yürütülen doğrudan müzakereler neticesinde 1993 yılında bir “barış anlaşmasına” varıldı.

Bu anlaşmaya göre Gazze ve Batı Şeria’da özerk bir Filistin Yönetimi kurulacak, beş yıl içinde de İsrail bu bölgelerden çekilecek ve özerk yönetim devlete dönüşecekti. FKÖ İsrail’i tanıyacak, İsrail de FKÖ’yü Filistin halkının meşru temsilcisi olarak kabul edecekti. Dünya kamuoyunun önemli bir bölümü, nihayet bir çözüme varıldığına inanıyordu.

Ne var ki ortada çok büyük sorunlar vardı. Kudüs’ün statüsü belirsizdi. Mültecilerin geri dönüşüyle ilgili hiçbir hüküm yoktu. Devletleşme bir hükümden çok temenniydi ve çekilme de gerçekleşmiyordu. Takip eden yıllarda İsrail askerleri bu bölgeleri boşaltmadığı gibi, 1967’den sonra Gazze ve Batı Şeria’da uluslararası hukuka aykırı şekilde inşa edilmiş İsrail yerleşim birimleri de boşaltılmadı. Hayal kırıklıkları büyüyordu. FKÖ İsrail’le uzlaşmış, aldığından çok daha fazlasından vazgeçmişti. Bu, çatı örgütünün kendi içinde de bir kırılmaya yol açtı: FHKC, Oslo’yu ve onun çizdiği çerçeveyi reddetti. FHKC için hedef hâlen “Nehirden Denize Özgür Filistin” idi; yani, 1948’e kadar “Filistin” olarak adlandırılan toprağın tamamının sömürgesizleşmesi, Siyonist rejimin yıkılması, Filistin’in tamamında tek ve demokratik bir devletin kurulması ve Müslüman ve Hıristiyan Araplarla birlikte Yahudilerin de Filistin devletinin eşit yurttaşları olmasıydı. FHKC bugün de aynı çizgiyi savunmaktadır.

İkinci İntifada ve yeni statüko

Başta 1982 yılında Beyrut’ta bulunan Sabra ve Şatila mülteci kamplarında gerçekleşen katliamlar olmak üzere bir dizi sebepten ötürü eli çok kanlı olan İsrailli sağcı siyasetçi Ariel Şaron’un 28 Eylül 2000 tarihinde, çok sayıda İsrail askeri ve polisiyle birlikte provokatif bir şekilde Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya girmesi, Filistin topraklarında yeni bir öfke dalgasının kabarmasına yol açtı. Oslo sonrası hayal kırıklıklarının üzerine katalizör işlevi gören bu olayın ardından yeniden bir halk ayaklanması başladı.

İkinci İntifada olarak bilinen bu süreç, ilkinden çok daha kanlı geçti. İsrail işgal güçleri, mülteci kamplarında sivilleri tankla ezme de dâhil olmak üzere hiçbir eylemden kaçınmadı ve Filistinli liderleri birer birer hedef aldı. Filistinliler de bu ikinci intifadada ilkine kıyasla daha fazla şiddet kullandı.

İkinci İntifada’nın bir diğer farklı yanı ise, Hamas’ın daha fazla öne çıkmasıydı. 1988 yılında Müslüman Kardeşler hareketinin Filistin kolu olarak kurulan Hamas’ın kademeli yükselişinin birkaç sebebi bulunmaktadır. 1980’lerden itibaren dünyadaki siyasi ve ideolojik atmosferin değişmesi, SSCB’nin dağılmasıyla sol hareketlerin gerilemesi, İran İslam Devrimi’nin etkisiyle İslamcı ideolojinin giderek yayılması bu sebepler arasındadır. Hamas’ın Müslüman Kardeşler geleneğine uygun olarak halkın temel ihtiyaçlarını karşılayan faaliyetler yürütmesi de bu sebeplerden biridir. En önemli sebeplerden biri, belki de birincisi ise, FKÖ’nün, özellikle de bu örgütün ana unsuru olan El Fetih’in uzlaşmacı çizgisine karşı Hamas’ın İsrail’i devlet olarak tanımayan militan duruşunun Filistinliler arasında epey destek bulmasıdır.

İkinci İntifada süreci de Filistinliler arasında Hamas’a duyulan sempatiyi daha da arttırdı. Üstelik intifada somut bir sonuç da doğurmuştu: Gazze’deki 38 yıllık işgal bitti ve İsrail askerleri bölgeden çekildi. Dört İsrail yerleşim biriminin dördü de boşaltıldı ve Gazze Şeridi, Filistinlilerin kendi başlarına yönettiği yegâne Filistin toprağı hâline geldi.

Tüm bunlar, 2006 yılında Özerk Yönetim çerçevesinde yapılan Filistin Parlamentosu seçimlerine de yansıdı ve Hamas hem Gazze’de hem de Batı Şeria’da seçimden birinci parti olarak çıktı. Ancak El Fetih yönetimi bırakmaya niyetli değildi ve İsrail’in yanı sıra ABD ve pek çok Batı devleti de Hamas kontrolündeki bir hükümeti tanımayacağını duyurdu. Yaşanan iç gerilim 2007 yılında bir tür darbeye doğru evrildi ve bunun sonucunda Batı Şeria’da El Fetih yönetimi yeniden tesis edilirken, Gazze’nin yönetimi Hamas’ta kaldı.

Gazze’deki yönetimi “terörist yönetim” ilan eden İsrail, 2007 yılından itibaren Gazze Şeridi’ne karadan, denizden ve havadan kapsamlı bir abluka başlattı. Bundan böyle Gazze’nin dünyayla bağlantısı son derece sınırlı ve yalnızca İsrail’in izin verdiği oranda olacaktı. Bu, halkın temel ihtiyaçlarının da çoğunun karşılanamaması anlamına geliyordu. İsrail’in bu ablukada iki yönlü bir amacı vardı. Temel amaç Gazze halkını Hamas yönetimine isyan ettirmekti. Bunun olmadığı koşullarda ise Hamas’ı destekliyor gibi görünen halk, toplu cezalandırmayla bunun “bedelini ödeyecekti”. Üstelik bu “isyana zorlama/toplu cezalandırma” ikili politikası sadece ablukayla sınırlı kalmadı: 2008/9’da 22 gün, 2012’de 8 gün, 2014’te 52 gün süren ve toplamda dört bine yakın kişinin hayatını kaybettiği saldırılar aynı yaklaşımın sonucuydu. Buna karşın ne halkın ne de direnişin tutumunda bir değişiklik meydana geldi. Ayrıca özellikle 2014 savaşında farklı ideolojilerden tüm Filistinli örgütlerin bir arada hareket ettiği görüldü. Bir başka deyişle, FHKC ve diğerleri (Gazze’de İslamcı, ulusalcı ve sol çizgilerde toplam 12 örgüt aktiftir) Hamas’a yönelik siyasi eleştiri ve tepkilerini her zaman muhafaza ediyor, ancak savaş dönemlerinde bunları “rafa kaldırıyordu”. Savaş sürerken aslolan direnişin birliğiydi ve 7 Ekim’de başlayan son savaşta da aynı çizgi sürdürülecekti.

Bu esnada Kudüs ve Batı Şeria’da işgalin ağırlığı giderek arttı. İsrail, Kudüs’ün Arapsızlaştırılması yönünde bir dizi girişimde bulundu. Batı Şeria’da İsrailli yerleşimcilerin sayısı giderek arttı ve çoğunlukla en radikal görüşlere mensup, bir kısmı da silahlı örgütlere üye olan yerleşimciler, Filistinlilere karşı irili ufaklı on binden fazla saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırıların arasında sivillerin öldürülmesi, evlerin kundaklanması, zeytin ağaçlarının sökülmesi, çiftliklerin yakılması ve çiftlik hayvanlarının öldürülmesi, ev ve arazilere el konulması, Filistinlilerin mahallelerine sidik ve asit atılması, kadınların başörtülerinin zorla çıkarılması, kiliselerin tahrip edilmesi ve bir dizi başka fiil de vardı.

Tüm bunlar yaşanırken, Filistin davasına hiçbir zaman gerçek bir destek vermemiş olan Arap devletleri, İsrail’le açık ve gizli işbirliklerini de devamlı olarak arttırdı. Birleşik Arap Emirlikleri’nden başlayarak çok sayıda Arap devleti, İsrail’le normalleşme ve kapsamlı işbirliği anlaşmaları imzaladı. 2023 yılının ikinci yarısında sıra Suudi Arabistan’a gelmişti. Ancak 7 Ekim’de yaşananlar bunu akamete uğrattı.

Ve Aksa Tufanı…

7 Ekim 2023 tarihinde başlayan “Aksa Tufanı” harekâtı, işte bu bağlam içinde gerçekleşti. İradesi hiçleştirilen Filistinliler, seslerini dünyaya sürpriz saldırılarla duyurdu. 300’den fazla İsrail askerinin öldüğü saldırılarda direnişçiler kısa süre içinde pek çok bölgenin kontrolünü ele geçirdi ve adeta Gazze ile Batı Şeria arasında bir koridor açmaya çalışıyor izlenimi vererek doğu yönünde ilerledi. Aynı zamanda 8 binden fazla Filistinliyi hapishanelerde giderek ağırlaşan koşullarda tutan İsrail’i bir esir takasına zorlamak için, aralarında bazı subayların da bulunduğu çok sayıda insanı esir aldı.

Aldığı bu darbenin şoku karşısında İsrail ilk aşamada “hareket eden her şeyi vurma” yolunu izledi. Pek çok tanıklık ve hatta İsrail medyasında yer alan bazı haberler, Nova festivalinde hayatını kaybedenlerin İsrail helikopterlerinin ateşiyle, kibbutzlarda hayatını kaybedenlerin İsrail tanklarının ateşiyle öldüğüne, hülasa, İsrail’in aslında daha fazla Hamas militanını öldürmek için kendi sivil vatandaşlarını da öldürdüğüne işaret ediyor.

İsrail işgal güçleri bundan sonra ise Gazze’ye yöneldi ve Filistin tarihinde benzeri bulunmayan, dünya tarihinde ise benzeri az olan bir yıkım gerçekleştirdi. Yarıdan fazlası çocuk ve kadın olmak üzere on beş bin insan öldürüldü. Hastaneler, okullar, BM yerleşkeleri, “tahliye” amacıyla güneye giden sivil konvoylar, camiler, kiliseler, ekmek fırınları ve su depoları da dâhil olmak üzere hedef olmayan hiçbir şey kalmadı.

İsrail bu saldırılarla bir yandan 2007’den beri uygulanan ve yukarıda sözünü ettiğimiz “ikili” politikayı uygularken, diğer yandan da 1948’den beri sürdürdüğü etnik temizliği yeni bir boyuta taşıyor. Hedefleri, mümkünse Gazze’nin tamamen boşaltılması, bunun mümkün olamadığı koşullarda ise halkın küçük bir alana sıkıştırılması ve Gazze’nin kuzeyinin yeniden işgal edilmesi gibi görünüyor. Ancak İsrail, gerçekleştirdiği büyük insanî yıkıma rağmen direnişi etkisizleştirmeyi başarmış değil. Savaşın nihaî sonucunu ise, bir yandan sahadaki durum, diğer yandan bölgedeki dengeler belirleyecek.


Yazar hakkında

2009 yılından beri Filistin’le dayanışma faaliyetleri içinde yer alan Selim Sezer, 2014 yılında uluslararası Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketinin bir parçası olan BDS Türkiye gönüllüleri arasına katılmıştır. Aynı zamanda Siyaset Bilimi doktoru olan ve yedi yıldır çeşitli vakıf üniversitelerinde ders veren Sezer, ağırlıklı olarak Ortadoğu siyaseti üzerine odaklanmaktadır ve başka çalışmalarının yanı sıra, Levant’ta Dönüşüm Çağı: Modern Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’in Oluşum Süreçleri (1840-1948) başlıklı bir kitap (Babil Kitap, 2023) yayınlamıştır.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz