Fotoğraf: Karanlık Zamanlarda Şarkı Söylemek kapağı (Dilek Gürsoy)

6 Şubat depremlerinin üzerinden 1 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, Hatay halkı depremin etkileri ile mücadele etmeye devam ediyor. Depremin etkisi, ihmaller nedeniyle hala şehrin üzerinde. Halk hala barınma, temiz suya ve elektriğe erişimin olmaması gibi birçok zorlu şart altında yaşamak zorunda.

Komşularını, arkadaşlarını, çocuklarını, akrabalarını, şehirlerini kaybetmiş olan Hataylılar, tutunacak bir umut arayışında. Bu arayışa kulak veren Hatay Senfoni Orkestrası, şehir şehir, ülke ülke verdiği konserlerde yitirdikleri arkadaşlarını hatırlatarak Hataylıların sesi olmaya çalışıyor.

“Karanlık Zamanlarda Şarkı Söylemek”, Yönetmen Ethem Özgüven’in imzasını taşıyan bir belgesel. Depremlerden kısa bir süre sonra Hatay Senfoni Orkestrası ile bağlantıya geçen Özgüven ve ekibi, orkestranın deprem ardından yaşadığı süreçlerini kayıt altına alıyor. Yapım; 6 Şubat depremlerinin ardından, Hatay şehrinin yaşadığı değişimleri ve Hataylıların nasıl etkilendiğini gözler önüne seriyor. Hatay Senfoni Orkestrası’nın bir umut dalına tutunarak, nasıl yıkılmış bir şehirden çıkıp konserler verdiğini aktarıyor. Orkestra üyeleri, farklı şehir ve ülkelerde konser vererek depremde yitirdikleri arkadaşlarını her fırsat ve konserde anmaya devam edeceklerini vurguluyorlar.

Ana hatlarıyla şehrin değişen dokusunu gösteren film; Antakya halkı ve orkestra üyeleri başta olmak üzere acısı hala taze olan insanlara mikrofon uzatıyor. Bölgenin nasıl değiştiği hakkında konuşanlar, şehrin yeniden düzenlenemeyeceğini, düzenlense bile eski dokusunu asla yakalayamayacağını anlatıyor. Bir şehri şehir yapan unsurlarından birisinin de bölgede yaşayan halk olduğundan bahsedenler, yitirdikleri geri gelmeden “eski Antakya” diye bir şeyin mümkün olmayacağını söylüyor. Ellerinde kalan tek şeyin umut olduğunu ve bu umudu koruyup yeşerterek şehri yeniden kurmaya çalışacaklarını dile getiriyor.

Hatay Senfoni Orkestrası ile konuşan ekip, üyelerin duygularını direkt onların ağzından aktarmasının yanı sıra Antakya’dan alınmış görüntü kesitleri ile anlatımı zenginleştiriyor. Yaşadıkları süreçleri anlatan orkestra üyeleri, birlikte olmak ve birlikte çalmanın onlara güç kattığından bahsediyor. Üreterek ayakta kalmaya çalışan orkestra üyeleri, birlikte olduklarında içlerini kaplayan hüzün gitmese bile en azından mutlu olarak çaldıklarından bahsediyor.

Belgesel, Antakyalı bir kadının Hatay şehrini anlatması ile başlıyor. Bu sırada gösterilen kareler ise anlatılanlar ile paralellik göstererek şehrin tarihi dokusunun deprem nedeniyle ne boyutta etkilendiğini ve asla geri döndürülemeyecek düzeyde değiştiğini seyirciye sunuyor. Depremin 1. yıldönümünden bir gün öncesine ait olan görüntüler, şehrin depremin ardından bir yıl gibi bir süre geçmiş olmasına rağmen neredeyse hiçbir değişiklik yaşamadığını gösteriyor. Belgesel; deprem öncesinde çeşitli önlemler alması gereken hükûmetin, deprem sonrasındaki süreçlerde de ne kadar başarısız olduğunu vurguluyor.

Şehrin durumunu anlatan kadın, “Çok çok üzücü, anlatılmayacak düzeyde kalp kırıcı. Buradan öyle müthiş medeniyetler geçmiş ve bize miraslar bırakmışlar ki adım attığınız her yerde tarih var her yerde onlardan kalan kalıntılar var, taşlar var, hamamlar var, evler var. Onlardan hiçbiri kalmadı bu şehirde ve maalesef eski Antakya olamayacak artık” şeklinde şehrin dokusuna gelen zararın boyutunu anlatıyor.

Hatay Senfoni Orkestrası’nın verdiği konserler ile devam eden belgesel, orkestranın üyelerine ve onların acısına bireysel olarak da odaklanıyor. Orkestra Şefi Ali Uğur, konser esnasında yaptığı konuşmada kaybettikleri arkadaşları, “Vurmalı Sazlar Sanatçısı Abdo Düzgün, Kontrbass Sanatçısı Ali Yılmaz, Viyola Sanatçısı Büşra Kırkıcı, Soprano Cansu Çilingir”in isimlerini sonsuza kadar yaşatacak bir kültür merkezi oluşturulana kadar her konserde dile getireceklerini ve onların hikayelerini anlatacaklarını söylüyor.

Belgeselde kesit kesit orkestra üyeleri ve konuşmaları gösterilirken, ara ara Antakya’dan görüntüler de seyirciye sunuluyor. Konuşmalar sürerken yapılan bu geçişler aradaki bağlantıyı kurmayı kolaylaştırıyor ve belgesel için güçlü bir atmosfer oluşturuyor. Kendini istemsiz bir şekilde bu atmosferin içerisinde bulan izleyiciler ise gözlerini acı dolu hikaye ve görüntülerden ayırmakta zorlanıyor. Orkestranın depremin ardından yeniden başlayan serüvenini başarılı bir şekilde aktaran belgesel, umut dalına tutunarak başarılı işler çıkartan orkestra üyelerinin hala içinde barındırdığı burukluğu da yansıtıyor.

Orkestranın seslendirdiği şarkılar arasında “Habbaytak” da bulunuyordu. Sevgiliye yazılmış bir serenat şeklinde seslendirilen şarkı, yaz kış fark etmeksizin aşkın ölmeyeceğini anlatıyor. Hatay Senfoni Orkestrası, bu şarkıyı repertuarına alırken sevgiliye yapılan bir sesleniş şeklinde almadıklarını, Antakya’ya yapılan bir serenat şeklinde düşündükleri dile getiriyor.

Orkestra Şefi Ali Uğur, kendilerine belirledikleri görevleri hakkında konuşurken, “Bizler önceden örülmüş, inşa edilmiş bir şehrin içine doğmuştuk. Şehri iyiye, güzele dönüştürmeye dair mücadelemiz vardı. Buna dair sanatımız vardı. Tohumlar ekiyorduk. Aynı misyon devam ediyor, sadece omuzumuzda daha ağır yükler var” diyor. Orkestra üyeleri, Uğur’un aralarındaki birleştirici güç olduğu vurguluyor.

Filmin son sahnesinde ise ekipten bir erkek ve kadın, Almanya’nın Stuttgart şehrinde akordeon çalan bir sokak sanatçısının müziği eşliğinde dans ediyor. Çevredeki halk dans eden çifti izliyor. Dans eden erkek, “Hatay yanımda gibiydi ve ben de Hatay’ın önünde dans ediyor gibiydim” diyor, kadın da “Bu 1.5 dakikalık süre içerisinde değişen hayatlarımızın hepsi gözlerimizin önünden geçiyor” şeklinde dans etmenin gücünden bahsediyor.

Depremden bir kaç gün sonra Hatay Senfoni Orkestrasının hikayesini anlatmak için çalışmalara başladıklarını anlatan Ethem Özgüven, büyük bir dayanışma içerisinde projeyi gerçekleştirdiklerini söyledi. Çeşitli konser, orkestra üyesi, enkaz çekimi gibi görüntüleri alma konusunda Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden kameramanlarla çalıştıklarını aktaran Özgüven ayrıca hem okuyan hem de mezun olmuş Antakya’daki öğrencilerinin de imzası olduğunu ekliyor.

İşçi Film Festivali, İstanbul Film Festivali gibi festivallerde gösterilen belgeselin, bölgedeki umudu yeşertmek için ayrıca yakın zamanda Antakya’da da gösterilmesi planlanıyor. Özgüven, filmin, yeni umutları yeşertme konusunda bir araç olabileceğini düşünüyor.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz