İnsanların etnik aidiyetleri üzerinden değerlendirilmeleri pek benimsediğim bir davranış kalıbı değildir. Hele bu insan sosyalizme gönül vermiş, yaşamını dünya halklarının kurtuluş mücadelesine adamış biri ise etnik aidiyetinin hiçbir değeri kalmaz benim gözümde. Lakin üzerinde yaşamış olduğumuz coğrafyanın egemenleri benim gibi düşünmezler elbette. Onlar bu coğrafyada doğup büyümüş olan insanları etnik aidiyetlerine göre sınıflandırır ve bu aidiyetleri anti-komünist propaganda aracı olarak kullanmaktan pek hoşlanırlar.

“Ermeni Terörist Yakalandı”, “Etkisiz Hale Getirilen Terörist Sünnetsiz Çıktı” tadındaki haberler süsler anaakım medya organlarının manşetlerini zaman zaman. Böyle davranarak coğrafyamızda yaşayan Türklerin dinî ve ulusçu duygularını istismar edip buradan yola çıkarak anti-komünist propaganda araçlarını güçlendirdiklerini düşünürler.

Öte yandan Anadolu’nun gayrimüslim topluluklarından birinin bir mensubu siyasi bir nedenle polis sorgusuna tâbi olmuşsa eğer, ayrıcalıklı bir işlem görür ve etnik aidiyeti nedeni ile ayrıca cefa çeker burada.

“Ulan p.z.v.k hem Ermeni’sin/Rum’sun bir de utanmadan komünist mi oldun?” cümlesi ile başlar burada sorgulamalar. Komünist olmak zordur bu coğrafyada ama gayrimüslim topluluklardan birinin mensubu olup komünist olmak daha da zordur. Bu nedenle ayrıca övülmeyi ve anılmayı hak eder bu insanlar.

Hak ederler etmesine de layık oldukları değeri ve saygıyı görürler mi? Bundan kuşkuluyum işte. Osmanlı devletindeki sosyalist hareketleri ve Osmanlı sosyalistlerini görmezden gelen Türkiye solu uzun yıllar tarihsel TKP ile başlatmakta ısrar etti Türkiye solunun tarihini. Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu adlı örgütü, Ergatis dergisi çevresini ve daha nicelerini hiç dikkate almadı. Oysa bu konularda akademik çevrelerde pek çok araştırma yapılmış ve sosyalist harekete ışık tutabilecek pek çok bulgu elde edilmişti. Ne var ki son dönem Osmanlı tarihinde önemli bir yeri olan Daşnaksütyun ve Sosyal Demokrat Hınçak partilerinden bile söz edilmedi uzunca bir süre. Bahse konu Ermeni partileri hakkında bizim sol cenahta bir şeylerin yazılıp çizilmeye başlanması için 1990’lı yıllara kadar beklenildi.

Nihayet 21. yüzyıl itibarı ile Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşının (devrimci 20’ler) İTC yöneticilerine suikast girişiminde bulundukları iddiası ile idamları yazılıp çizilmeye başlanması hiç değilse bir kısım Ermeni devrimcinin ajandamıza girip değişik vesilelerle anılmasına neden oldu. Elbette bu da yetersiz. Yetersiz çünkü:

– Anadolu coğrafyasında doğup büyümüş gayrimüslim sosyalistler Ermenilerle sınırlı değildir.

– Anadolu coğrafyasının Ermeni sosyalistleri Daşnaksütyun ve Sosyal Demokrat Hınçak partisi üyeleri ile sınırlı değildir.

Bu coğrafyanın tarihinde yaşamını sosyalizm mücadelesine adamış enternasyonalist mücadeleleri ile sosyalizmin başarısını hedeflemiş pek çok gayrimüslim yer alır. Bu yazıda bunlardan Ermeni olanların bir kısmının yaşam öykülerini özetleyip onları Kaldıraç okurlarına tanıtmaya çalışacağım.

Kuşkusuz bu yazıda yer veremediğim Anadolulu pek çok Ermeni devrimci daha vardır. Bu çalışma sadece basit bir hatırlatma niteliğinde. Günün birinde araştırmacıların bu yazıda bilgi yetersizliğim nedeni ile yer veremediğim tüm Ermeni devrimcileri tanıtan bir eser yaratmaları dileği ile.

KRİKOR ZOHRAB

1978 yılında Mete Tunçay’ın “Türkiye’de Sol Akımlar” adlı çalışmasını incelerken tanıştım onunla. Maksadım Osmanlı’daki işçi hareketleri hakkında fikir sahibi olmaktı. Osmanlı solculuğunu incelerken dikkatimi çekti Zohrab Efendi. Kitabın yaptığı göndermeden yola çıkarak Kerim Sadi’yi (A. Cerrahoğlu) okudum bir de üzerine.

İkinci meşrutiyet yılları. Milletvekili seçilmiş, mecliste yaptığı konuşmalarda artan oranlı vergi sistemini savunuyor yani az kazanandan az çok kazanandan çok vergi alınmasını istiyor. Rezil ediyor İttihatçıların ünlü Maliye Bakanı Cavit Efendi’yi. Sonrasında gümrük serbestisine karşı çıkan bir konuşması var. Osmanlı’da henüz emeklemekte olan sanayi girişimlerinin öleceğini, insanların işsiz kalacağını anlatıyor. Lenin’in Emperyalizm adlı çalışmasına henüz başlamamış olduğu yıllar. Ve Osmanlı Meclisinde antiemperyalist bir tavır. Hayranlık beslememek mümkün mü? Cavit Bey de İttihatçılar da son derece rahatsız bu muhalefetten. Mecliste çoğunluk oldukları için yasalar istedikleri gibi çıkıyor belki ama hayli zorluyor onları Zohrab Efendi.

Tarık Zafer Tunaya Hoca “Solcu olduğu kadar milliyetçi idi” değerlendirmesini yapmış onun için. Katılmıyorum.

“Dinimiz muhtelif mezhebimiz birdir. Hepimiz hürriyet mezhepdaşlarıyız.”

Bu cümle ona ait. Farklı milliyetler arasında olması gereken eşitlik ve kardeşlik duygularını ne de güzel anlatmış. Bu cümleyi kuran adam milliyetçi olabilir mi?

1861’de Beşiktaş’ta doğmuş. Galatasaray Sultanisi’nde İnşaat Mühendisliği, ardından “Darülfünun”da hukuk öğrenimi görmüş ve 1884 yılında avukat olmuş.

Avukat kendisi ama edebiyatla da ilgileniyor. Pek çok öykü ve bir de romanda imzası var. Öykülerinde, eğitim görmemiş, korunmasız, sıradan insanın yanında saf tutar ve toplumun dikkatini bunların trajedisine yönlendirir. Bu işi yaparken gerçekleştirdiği ruhsal betimlemeler ve sosyolojik çözümlemeler de yaşadığı dönemin insanlarının ve toplumsal yapısının eşsiz fotoğraflarını sunar bizlere.

Hukuk alanında da başarılıdır. Dreyfus davası için Fransızca bir savunma hazırlar ve bunu, Dreyfus’u savunan Yahudi Komitesi’ne gönderir. Komiteden aldığı teşekkür mektubu ve Dreyfus portreli altın bir madalya ise bu uğraşın ödülüdür. Sonrasında kısa bir Fransa macerası var. Bir nevî sürgün diyebiliriz buna. Rejime muhalif ama vatana sevdalıdır. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte geri döner, Darülfünun’da ceza hukuku hocası ve Ceza Kanunu değişikliği komitesinin bir üyesidir artık.

Ardından Meclis-i Mebusan üyeliği. Üç dönem boyunca İstanbul milletvekilidir.

Burada yaptığı çalışmalarda çok etnili, çok dinli imparatorlukta bütün uyrukların eşit muamele gördüğü, eşit söz hakkına sahip olduğu bir Osmanlı kimliği için çaba gösterir. Tüm çalışmalarında Osmanlı milliyetleri arasında dost ve kardeşçe ilişkilerin ve toplumsal eşitliğin kökleşmesi düşüncesi egemen olmuştur. Bu dönemde.

– Doğu illerinde can ve mal güvenliğini sağlayacak reformların yapılması,

– Avrupa sermayesinin Osmanlı Devleti’nde egemen olmasını sağlayacak yasal düzenlemelerin engellenmesi (Parlamento dışında da konu ile ilgili faaliyet yürütmüş ve Düyûn-ı Umûmiye karşıtı gösteriler örgütlemiştir),

– Osmanlı donanmasının güçlendirilmesi,

– Gayrimüslimlerin Müslümanlarla eşit haklara sahip olmaları,

– Gayrimeşru çocuk kavramının yasalarda terk edilmesi,

– Kadının toplumsal yaşamda aktif bir biçimde yer alabilmesi alanlarında çalışmalar yaptı. Kimi zaman başarılı kimi zaman da başarısız oldu. Ama asla mücadeleyi terk etmedi.

Yıl 1915, tehcir dönemi. İTC’nin tehcir politikasının bir sonucu olarak 21 Mayıs 1915’te tutuklanır Krikor Zohrab. Konya ve Adana üzerinden Halep’e gönderilir Erzurum mebusu Hovannes Serengülyan ile birliktedir bu yolculuğunda. İki mebusu Halep Valisi Mehmet Celal karşılar ve onları bir otele yerleştirir. Ardından da idarî bir hata yapıldığı düşüncesi ile mebusların İstanbul’a dönmeleri için girişimlerde bulunur. Ne var ki Vali Bey merkeze alınır bu çabaları sonunda. Mebuslar ise Urfa’ya gönderilir. Burada Çerkeş Ahmet adlı bir serseri ve iki arkadaşı tarafından öldürülürler.

Yıllar sonra Çerkeş Ahmet bir gazetede yayınlanan itiraflarında şöyle demektedir:

“Zohrab’ı tuttum, ayağımın altına aldım, taşla başına vura vura geberttim.”

20 Temmuz 1915 tarihli resmî ölüm raporunda ise “kalp krizi” nedeni ile öldüğü yazmaktadır.

ZABEL YESAYAN

2005 yılı Eylül ayında Bilgi Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” ya da kamuoyunda bilinen adı ile “Ermeni Konferansı” olmasa idi, bırakalım benim gibi sıradan insanları memleketin akademik ve entelektüel çevrelerinin bile haberi olmayacaktı bir zamanlar bu ülkede Zabel Yesayan isimli birinin yaşadığından.

Konferansa bildiri sunanlar arasında bulunan Elif Şafak, sunumunda söz etmiş ondan. Sunumu izlemedim. İzleyenlerden duyduğum kadarı ile son derece etkili olmuş, izleyiciler arasında ağlayanlar bile varmış.

Bunları öğrendiğimde, o tarihte otuz beş yaşında olan ve Ermenice bilgisinin en fazla Sümer dili bilgisi kadar olabileceğini düşündüğüm bu hanımefendinin nasıl olup da o güne kadar adını hiç duymamış olduğumuz bir yazar hakkında bu kadar kapsamlı bir çalışma yapabildiğini sorgulamak gereğini düşünmüştüm. Kısa sürede çıktı işin aslı ortaya. Hanımefendinin yaptığı sunumun nerede ise tamamı Marc Nichanian’ın “Writers of Disaster: Armenian Literature in the Twentieth Century” kitabındaki Yesayan bölümünden kopyalanmıştı.

Garip bir toplumsal yapımız var. Yüksek lisans tezinde intihal yaptığı ortaya çıktığı için birinin oturduğu rektörlük koltuğundan inmesini sağlıyoruz ama aynı suçu bilimsel bir toplantıda alenen işleyen bir başkasını baş tacı yapıp yıllarca memleketin en çok para kazanan yazarı hâline getiriyoruz. Perhiz ve lahana turşusu meselesi işte.

Elif Şafak’ın intihal suçu üzerinde nerede ise hiç konuşulmadı. Tersine tuhaf bir durum gelişti. Bir dizi insan Yesayan’ı keşfetti aniden. Dergilerde, internet sitelerinde hayatı, eserleri ve dünya görüşü hakkında yazılar çıktı birbiri ardına. İşin ilginç yanı ise bütün bu yazar çizer takımının Yesayan’ı hangi dilden okuduklarının bilinmemesi idi. Eserlerin Türkçeye çevrilip yayınlanabilmesi için 2014 yılını beklemek zorunda kalmış ama bu tarihe kadar geçen sürede onun yaşamı, dünya görüşü, çalışmaları ve daha bir sürü şeyi hakkında pek çok çalışmanın sahibi olmuştuk.

Kimileri kalktı ve “Türkiyeli aydınların Zabel Yesayan üzerinden 1915 ile yüzleşmesi” olarak yorumladı bu durumu. Bu yoruma katılamıyorum.

1915 ile yüzleşmek için ne yıllarca beklemeye ne de Zabel Yesayan’ı keşfetmeye gereksinim vardı. Bu yüzleşmenin gerçekleşebilmesi için yeterince doküman mevcuttu Yesayan keşfedilmeden önce de.

Gerçekte durum çok başka elbette. Zabel’in eserlerinin Türkçe olarak uzun yıllar yayınlanmamış olmasının da, Türkiyeli Ermeniler tarafından bile tanınmamış olmasının da ve (bana göre) aniden keşfedilmesinin (!) de çok farklı nedenleri var. Bunların her biri ayrı bir tartışma konusu ve bu yazının kapsamının çok dışında.

Ben burada onun acı dolu ve maalesef son derece hüzünlü bir şekilde sonlanmış yaşam öyküsüne odaklanmak istiyorum.

1878’de Üsküdar’da, Bağlarbaşı semtindeki Silahdar bölgesinde dünyaya gelmiş. İlk ve orta öğrenimi Surp Haç Lisesi’nde. Pek çok kaynağa göre orta hâlli bir ailenin çocuğu bana kalırsa hâli vakti yerinde ailesinin. Aksi takdirde gidebilir mi idi Sorbonne’a öğrenim görmeye?

Formasyonunda babasının büyük etkisi var. Okuması gereken yazarları öğütleyen, sohbetleri ile düşüncelerine yön veren hep babası.

Feminist derler onun için. Katılmıyorum. Feminist değil sosyalisttir o. Evet kadının özgürleşmesi ve erkeklerle eşit haklara sahip olması için mücadele vermiş, yazılar yazmıştır ama kadınların özgürlüğünün gerçekten ancak sosyalizm koşullarında hayata geçirilebileceğinin de bilincinde olduğunu ifade etmiştir.

Kimileri “milliyetçi” dedi onun için. Yine katılmıyorum. Sosyalist olduğu için üye olduğu Daşnaksutyun partisindeki milliyetçi eğilimleri görünce ayrılmazdı partiden milliyetçi olsa idi eğer.

O, yaşanan sıkıntıların basit bir yönetim değişikliği ile sona ermesinin mümkün olamayacağını, ancak köklü bir sistem değişikliği sonucu insanların özgür ve mutlu olabileceklerini bilmekte idi.

Devrimcidir Zabel, gelenekçi olmamıştır asla. Fransa’dan döndükten sonra bir cemaat okulunda öğretmenliğe başlayıp sakin bir hayat sürdürebilir, yazılarını yine yazardı Dzağig dergisinde. Ya da Fransa’da eşinin yanında kalıp “Mercure de France”da yazmaya devam eder, sakin bir yaşam sürerdi. Oysa o özgür bir çalışma ortamını tercih ettiği için İstanbul’da gazeteci oldu. Merak ediyorum onun yaşadığı dönemde Osmanlı’da kaç tane kadın gazeteci vardı acaba?

Yine merak ediyorum onun bu yaşam görüşü ve isyankârlığı, dönemin Ermeni cemaati arasında nasıl bir kabul görmüştür?

Adana’da yaşananları gözlemlemek için tam üç ay Adana, Mersin ve Tarsus şehirlerinde yaşadı. “Yıkıntılar Arasında” adlı çalışması buradaki gözlemlerinin bir ürünüdür. Dikkatle inceleyin lütfen bir nefret söylemi mi geliştirmiş? Yoksa acının iki yüzünü de göz önüne alan titiz bir çalışma mı yapmış? Bana kalırsa ikincisi burada yaptığı. Yine bana kalırsa sadece bu yaptığı bile takdire değer. Adana’da yaşanmış olanları onun gözü ile anlatan bir başkasını göremedim ben.

Anlayacağınız tehlikeli bir insandır Zabel. Devrimci kişiliği ile, özgür yapısı ve insanların özgürleşmesi için verdiği mücadele ile zararlıdır toplum için. O hâlde, fırsat bu fırsat, hazır 24 Nisan 1915 kararnamesi hazırlanmışken Zabel de eklenir sürgüne gidecek aydınların listesine. Listedeki tek kadındır.

Öngörülü ve yaratıcıdır o. Olabilecekleri sezmiş ve önlemini almıştır. Kılıktan kılığa girerek kurtulur devlet takibinden ve Bulgaristan’a geçer. Oradan da Bakü’ye.

Savaş bitene kadar geçen yıllarda tehcir mağdurlarına yardım ve destek işlerine adar kendini. Bir yandan da Ermeni halkına yapılan haksızlıkları haykırır dünyaya. Verçin Pacagi (Son Bardak) ve Hokis Aksoryal (Sürgündeki Ruhum) bu dönemde yaratmış olduğu eserlerdir.

Bir yandan da Paris’e seyahat eder sık sık. Eşi orada yaşamaktadır. Eşlerin birbirlerine ve yapmakta oldukları işlere olan saygılarının yarattığı bir durumdur bu.

1920’lerde Sovyetler Birliği’nin ve Sovyet Ermenistanı’nın kararlı bir destekçisi olmuştur. Prométhée Déchaîné (Zincirinden Kurtulmuş Prometheus) Forces Retraités (Çekilen Kuvvetler) adlı eserleri bu dönemde Sovyetler Birliği’nde gördüklerinin yazıya aktarılması sonucu ortaya çıktı.

1933 yılından itibaren Yerevan’a yerleşmiş ve üniversitede ders vermeye başlamıştır. Vernaşapik Kraki (Ateşten Gömlek) ve Silihdari Bardezneri (Silahtarın Bahçeleri) yaşamının bu döneminde gerçekleştirdiği eserler.

Silahtarın Bahçeleri onun otobiyografik çalışması, doğduğu yeri, çevresini ve o dönemin toplum yapısını çok güzel dökmüş yazıya. İlk kez okuduğumda aldığım lezzet hiç silinmedi belleğimden.

Bu arada Sovyet Yazarlar Birliği üyesi de olmuştur. Sonuna kadar hak edilmiş bir üyelik bana göre.

Silahtarın Bahçeleri onun son çalışması oldu bildiğim kadarı ile.

Yıl 1943.

Savaş dönemi politikalarının gazabına uğramış ve tutuklanmıştır. 65 yaşındadır bu tarihte.

Milliyetçilikle suçlanmış “karşı devrimci” damgası yemiştir.

Ve Sibirya.

Nerede, nasıl öldüğü, mezarının nerede olduğu hatta bir mezarının olup olmadığı bile bilinmiyor.

Zabel Yesayan, mücadeleci kişiliği, her şart altında kendi doğrularını savunması ve daha pek çok özelliği ile örnek bir insan. Mezarının nerede olduğu bile bilinmiyor. YAZIK.

JAK İHMALYAN

Anadolu’da yetişmiş komünist ressamlar kimlerdir, sorusuna verilecek yanıtlar Abidin Dino ile başlar ardından birkaç isim sıralanır belki ama Jak İhmalyan hiç akla gelmez nedense. Bir ressamın hem komünist hem de Ermeni olamayacağını düşündüğümüzden olsagerek.

Ayrımcılık öyle yer etmiş ki içimize, solculuğun da sanatın da bu coğrafyada sadece Türklere (solculuk kısmında Kürtlere de yer açıldı neden sonra) ait olduğuna inanmışız.

Bu yargıyı çürütmek için çok güzel bir örnek Jak İhmalyan.

Eserleri pek çok koleksiyonda ve müzede yer alan başarılı bir ressam, Ölümünde gömülmeyi reddedip yakılmayı isteyen gerçek bir komünist o.

1922’de İstanbul’da doğmuş. Daha küçük yaşlarda başlayan resim yapma tutkusu 1936’da Abidin Dino ile çalışması sonucu katmerlenmiş. 1939’da partilenmiş. 1942’de DGSA Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nde öğrenci olarak görüyoruz onu. Okulu bitiremiyor ne yazık. 1944 tevkifatı ve ardından Sanasaryan işkenceleri. Üç yılı aşkın mahpusluk sonrasında terk ediyor memleketi. Suriye üzerinden Beyrut.

Burada resim öğretmenliği yaparak yaşamını sürdürürken Beyrut havalimanı için “Halkların Dostluğu” konulu bir pano yapıyor Fransız ressam Simon Baltax ile birlikte.

1956 yılında Parti’nin önermesi ile Polonya’ya geliyor. Anadolu’dan gelen diğer komünistler gibi Varşova radyosu Türkçe yayınlar bölümünde değil görevi. Bir sanatçı olarak Polonya’da kurulu çizgi film stüdyosunda çalışıyor. Bu süreçte Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” adlı kitabının Leh dilinde çevirisinin resimlerini de hazırlıyor.

1959 Pekin modern ve geleneksel Çin Resim Sanatı inceleme konusu Jak İhmalyan’ın.

1961’de Moskova’ya geçiyor. Bir yandan resim sanatı ile ilgilenirken burada, bir yandan da Moskova Devlet Üniversitesi Doğu Dilleri Enstitüsü öğretim üyesidir artık. Enstitüde öğrencilerine Türkçe öğretirken, Arbat’ta bulunan atölyesinde yeni tablolar üretiyor. Moskova’da yerleşik bulunduğu süre zarfında onlarca sergi açıyor İhmalyan.

1978’de Moskova’da veda etti yaşama. Cesedi Erivan’da yakıldı.

Jak İhmalyan, dünyanın tanıdığı bir ressam. Doğduğu ülkede sergiler açmak isterdi.

Türkiye’deki ilk sergisi ölümünden ancak 15 yıl sonra 1993’te açılabildi.

VARTAN İHMALYAN

İlginçtir Vartan’ın öyküsü. Yüksek öğrenimde iken askere alınmıştır örneğin. Savaş yılları. Gerçi Türkiye savaşta değil ama her an girebilir. Askere gereksinme var diyebilirsiniz. İyi ama askere aldığınız inşaat mühendisliği öğrencisine üç yıl boyunca Çivril’de taş kırdırmak da ne oluyor? Sanırım Çivril’de kırılacak taş kalmamıştır bu süre zarfında.

1913 yılında Konya’da doğmuş. Oralarda yaşam zor, hele Ermeni isen. Aile İstanbul’a göçüyor. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Robert Kolej’de (şimdiki Boğaziçi Üniversitesi) inşaat mühendisliği öğrenimine başlıyor. İşte bu esnada askere alınıyor. Ermeni olduğu için mi? Solcu olduğu için mi? Bilinmez. Bana soracak olursanız her ikisinin de etkisi var öğrenci iken vatan(!) görevine alınmasında. Üç yıl yıl boyunca taş kırmıştır Denizli’nin Çivril ilçesinde. Sonrasında gelip tamamlıyor öğrenimini. Ancak 31 yaşında bitirebiliyor okulunu. Başarısızlık değil askerlik nedeni ile verilmiş zorunlu aranın bir sonucu bu. Daha yirmi yaşında iken partilenmiş. Sessizce ama başarı ile gerçekleştirmiş parti görevlerini. Ancak 40’lı yıllarda komünist olmak hayli zor Türkiye’de. Dışarıda savaşın etkileri içeride ise Saraçoğlu hükümetinin baskıcı yönetimi var. Komintern’in aldığı separasyon kararı nedeni ile uluslararası desteğini de yitirmiş TKP. İçeride de baskılar nedeni ile pek çok insan el etek çekmiş mücadeleden. İşte bu dönemde Reşat Fuat önderliğinde partiyi yaşatmaya çalışan birkaç yiğit devrimciden biridir Vartan İhmalyan. Bu çalışmaları sonucunda tanışır Sanasaryan Han ile. O dönemin tüm işkence teknikleri uygulanır üzerinde lakin o pes etmez. Kimseyi ele vermediği gibi üzerine yüklenmeye çalışılan suçları da reddeder. Hüküm giymeden atlatır bu zorluğu. Ne var ki Sanasaryan’ın resmî görevlileri kararlı onu yıldırmaya. 1946’da tekrar gözaltı. Tam 90 gün sürüyor bu kez misafirliği. Dile kolay, içinden günde sadece bir kere tuvalet için, bir kere de falakaya girmek için çıkılan o tabutluk adlı hücrelerde geçen 90 gün.

Bırakın uzanmayı, oturmanın dahi mümkün olmadığı gün ışığı almayan tek kişilik hücreler bunlar. Acıkınca yemek yiyemezsiniz. Biraz peynir ekmek yiyebilmeniz görevli polisin insafına ve bir de (eğer varsa) cebinizdeki paranın miktarına bağlıdır. İşte bu koşullarda geçen 90 gün. Yine destansı bir direniş. Ancak çıktıktan sonra hayli yorgun ve yıpranmıştır otuz beş yaşındaki bu genç adam.

Ülkeyi terk etmeye karar verir. Bin zahmetle ulaşır Paris’e, burada yokluk ve yoksulluk içinde geçen 8 yıl. Sonunda TKP sahip çıkar bu eski militanına. Partinin girişimleri ile Budapeşte Radyosu Türkçe yayınlar bölümünde göreve başlar. Ancak şanssızlık burada da bırakmaz yakasını. Macaristan ayaklanması nedeni ile terk eder Budapeşte’yi. Yıl 1956. Önce Prag ardından Varşova. Sonrasında Pekin. Bu şehirlerde kurulu radyoların Türkçe seksiyonu görevlisidir her seferinde. 1961’de Moskova’ya geçer. Beş yılda dört kez ülke değiştirmiştir.

Prag’da iken Nâzım Hikmet ile tanışmış ve onun yönlendirmesi ile masal yazmaya başlamıştır. Yedi adet masal kitabında imzası vardır. Bunlardan “Sihirli Çiçek” Bulgaristan’da Türkçe olarak yayınlanmış, ayrıca “Duş” adlı masalı Türkiye’de ödül kazanmıştır. Masallarının dışında yine çocuklar için yazdığı “İhmal Amca” adlı bir öykü kitabı ile “Bir Yaşamın Öyküsü” adlı anı kitabı bulunmaktadır. Bahse konu çalışmalarından son ikisi 70’li yıllarda Türkiye’de de yayınlandı.

Konya’dan Moskova’ya yedi farklı ülkede ve kim bilir kaç şehirde geçen yaşamı 1987’de Moskova’da sona erdi.

Vartan İhmalyan inşaat mühendisi idi. Yollar, binalar, köprüler yapacaktı. Radyolarda spikerlik yaptı, masal kitapları yazdı. Konya’da doğdu Moskova’da vatanından çok uzakta öldü.

DOKTOR HAYK AÇIKGÖZ

Bazı insanların dünyaya gelmesi ve yaşama tutunabilmesi rastlantıların ürünüdür. Bunun bir örneğidir Dr. Hayk Açıkgöz. Vezirköprülü olan ailesi tehcirden nasibini almış ve yola düzülmüşken Sivas kırsalında verilen bir mola yaşamın akışını değiştiriyor Açıkgözler için. Burada bir değirmen var, kimse çalıştıramıyor değirmeni. Savaş yılları iş görebilecek erkeklerin nerede ise tümü cephede. Çalıştırınca değirmeni Bay Açıkgöz, ailesi ile birlikte Sivas’ta kalmasına izin veriliyor ve Hayk burada dünyaya geliyor 1917’de. Biraz düşününce bu tesadüfün onun için ne denli yaşamsal olduğunu kavramak son derece basit. O değirmen yakınlarında mola verilmese ve babası tarafından çalıştırılmasa, Hayk belki hiç dünyaya gelmeyecek ya da dünyaya gelse bile tehcir yollarında telef olup gidecekti.

1920’de dönerler Vezirköprü’ye. Yeniden kurarlar düzenlerini ve yaşam devam eder. Hayk Açıkgöz Samsun’da tamamlar ortaöğrenimini. Burada tanışır sol fikirlerle. Sonrası İstanbul. Tıp öğrenimi görecektir. Öğrenime devam ederken bir yandan küçük işlerde çalışıp geçimini sağlamakta bir yandan da partiyi aramaktadır. Tek başına değildir bu uğraşında. Vedat Türkali’nin de içinde bulunduğu bir grup oluşturmuşlardır. Bu süreç Vedat Türkali’nin doyumsuz anlatımı ile ölümsüzleştirilmiştir “Güven” adlı romanda.

İkinci büyük savaş yılları. Parti Komintern’in separasyon kararı nedeni ile iyiden iyiye içine kapanmış, solculara yönelik baskılar ise alabildiğine artmış. Bu nedenle hayli uzun sürüyor TKP’ye ulaşmaları ancak sonunda başarıyorlar. Biraz geç olmuştur partiyi bulmaları ancak sonuçtan mutlu, parti görevlerini icra etmeye başlarlar. Bu süreçte tutuklanır ve Sanasaryan Han ziyaretçileri arasına katılır.

Ağır işkencelerden geçer burada. “Ulan Ermeni olduğuna bakmadan bir de komünist olmuşsun şerefsiz” söylemi ile yatırırlar falakaya her gün. İşkencenin yanında bir de manevi taciz. Sonrasında tabutluk. Dayanır işkenceye, ne var ki dayanamayanlar da vardır. Konuşanların da etkisi ile Ankara’da yargılanır TKP davasında. Yaklaşık iki buçuk yıl süren hapislik. Sonrasında salıverilir. Ancak davaya bakan savcı salıverilme kararına itiraz edip temyize gider. Yeniden yargılanması gerekecektir. Kısa süren özgürlük döneminde babasını ziyaret eder son kez. Sonra bir yolunu bulup Lübnan’a geçer. Bundan sonraki yaşamı sürgünde geçecektir artık. Yıl 1949. Aylardan aralık.

Lübnan’dan sonra Polonya. Varşova radyosunda Türkçe yayınlar bölümünde görev yapar bir süre. Ardından Bizim Radyo’nun kuruluş sürecinde Leipzig. Burada kendisi mesleğini icra ederken eşi Angel’de radyonun sekreterliğini yapar.

1962 konferansında Leipzig komitesine seçilmiş. Sonrasında Marat ile (İ. Bilen) arası açılıyor.

1965 yılından itibaren sadece doktorluk yapıyor Hayk Açıkgöz. Parti ile ilişkisini kesmiyor ancak mesafesini de koruyor. TKP’nin atılım sürecinde ortalarda görünmüyor. Bu nedenle bizim kuşak komünistleri pek tanımazlar onu.

1995’te iki Almanya’nın birleşmesinden sonra, bir süre Halle’de yaşamıştım. Halle dediğin yer Leipzig’e 30 km. Arayıp buldum onu. Hayli yaşlanmıştı. Çok sevdiği İstanbul’dan birinin gelip onu görmesine de çok sevinmişti. Türkçesi de onca yıllık mülteciliğine rağmen düzgün sayılabilirdi. İstanbul’u konuştuk. Lakin siyaset konuşmadık. İstemedi o konulara girmeyi. İ. Bilen’in ölümü sonrasında Kutlu’ya bir mektup yazmış aralarındaki uyuşmazlığı kendi gözünden aktarmıştı. Parti içindeki itibarının iadesini beklemişti bir süre. Beklentisi gerçekleşmeyince kırılmış, Sovyetler’in dağılması ve TBKP’nin kendini feshetmesi ile de yıkılmıştı besbelli. Ben de üstelemedim. Üzmek istemedim bu koca çınarı. Birkaç İstanbul kartpostalı verdim kendisine gözleri yaşlı teşekkür etti.

2002’de Leipzig’de veda etti yaşama mezarı orada.

Ölümünden yıllar sonra 2006’da yayınlandı “Anadolulu Bir Komünistin Anıları”, oradan öğrendim parti ile arasına giren soğukluğun detaylarını. Burada hiç söz etmeyeceğim.

Dr. Hayk Açıkgöz.

Sürgünde doğdu, bir komünist olarak yaşadı ve yine sürgünde vatan hasreti ile öldü.

YAŞAM MARANGOZU SARKİS ÇERKEZYAN

Benim kuşağımın sosyalistleri ağırlıklı olarak Türkiye’de solculuğun hemen bizden önce 68 kuşağının mensubu olan ağabeylerimizle başladığına inanır, koca bir TKP geçmişini de bu geçmişin eseri olan gelenekleri de “revizyonist çizgi”, ”halktan kopuk aydın hareketi” vb. yaftalarla karalayıverir. Hele Osmanlı’da, solun varlığına bile inanmak istemez nedense. Bizim kuşaktan yetişen sosyalistlerin çoğuna göre TKP bir aydınlar kulübü, hayatı mücadele ile geçmiş Dr. Hikmet Kıvılcımlı cuntacı, Yunanistan’da antifaşist mücadelenin kahramanlarından Mihri Belli ulusalcı, Behice Hoca’mız parlamentarist, Nâzım Hikmet ise ulusalcı bir küçük burjuvadır. Bu anlayış nedeni ile 68 kuşağının devrimcileri ile başlar bizim kuşak için Türkiye solunun tarihi.

Yukarıda betimlemeye çalıştığım anlayış nedeni ile ömrünü mücadeleye adamış nice solcu son günlerini yalnızlık ve yokluk içerisinde geçirmiş, cenazeleri bile birkaç yakınının gayretleri ile kaldırılabilmiştir. Sarkis Çerkezoğlu da bunlardan biridir.

1916 yılında, ailesi sürgünde iken Halep’te dünyaya gelmiş Çerkezoğlu. Aslında Karamanlı zengin bir ailenin çocuğu. Sürgün öncesinde 53 bin altın liranın ve bir dolu mülkün sahibi aile. Öldüğü güne kadar sakladı Sarkis babasının sürgün öncesinde bankaya teslim ettiği altınların belgesini. Günün birinde geri almak için değil, tehcirin anısını canlı tutmak için sadece. 1920’de Karaman’a dönüyor aile. Gitmeden önce bıraktıkları, başkalarının malı olmuştur artık. Bu arada ailenin tüm malvarlığının Karaman Müftüsü tarafından gasbedilmiş olduğunu belirteyim. Bir kafirin(!) malının gasbı helâl olsagerek İslam kültüründe. Kabullenip durumu fakir bir yaşama razı oluyorlar. Durum o kadar vahim ki; birkaç yıl öncesinin ünlü zengini Gazaros Efendi. (Sarkis’in babası) iki paket tütün alacak paraya muhtaç. Yine de kabullenip durumu yerleşiyorlar, ne de olsa vatan toprağı. Yerleşiyorlar yerleşmesine de Karaman halkı rahat bırakmıyor onları. Tekrar görünüyor göç yolları. Bu kez sadece Ereğli’ye kadar. Burada karar kılıyorlar yerleşmeye ve yeni bir yaşam kurmaya. Bu şartlarda iyi bir öğrenin göremiyor Sarkis. Babasının onu okutabilmek için atını satmaya bile razı olduğunu, ancak bunun bir çözüm olmadığını anladığında ağlayarak vazgeçtiğini anlatırken Sarkis Usta’nın da gözleri dolardı. Meslek öğreniyor, marangoz oluyor, ailesinin geçimine katkıda bulunuyor.

Savaş yıllarında askerdir. Tam kırk iki ay. Yine de şanslıdır. 20 kura askerlik uygulaması onun normal askerlik dönemine denk düşmüş ve ikinci kez askerlik yapmamıştır. Şöyle anlatır o günleri:

“1312 (miladî 1897) doğumlulardan, 1332 (miladî 1917) doğumlulara kadar herkesi askere aldılar. Koca koca adamlar vardı asker olarak. Hepsine kahverengi çöpçü üniforması giydirdiler ve yol inşaatlarında çalıştırdılar.” (Tarihlerin miladî takvime dönüştürülmüş şeklini ben yazdım – HT).

Askerlik yaparken yitirmiş babasını. Görev yaptığı birliğin komutanının biraz da risk alarak izin vermesi ile gider Ereğli’ye, ancak yetişemez cenazeye.

1948’de İstanbul’a yerleşir aile. Arnavutköy’de bir ev tutarlar. Sarkis Usta önce bir atölyede işçi olarak çalışır, ardından da kendi dükkânını açar Kumkapı’da. Partilenmiştir bu arada. 51 tevkifatı dâhil pek çok olayın canlı tanığıdır. 6-7 Eylül olaylarında hedef olduğunu yazar Türkçe vikipedia. Bu gerçek değildir. Bahse konu tatsızlıkta belki bir gerginlik yaşamış ancak hedef olmamıştır. Kendisi de bunu açıkça ifade eder. Ellili atmışlı yıllarda komünistlik kolay değil, bir ara mülteci olmak ister, Sovyetler kabul eder başvurusunu ancak o gitmekten vazgeçer. Memlekette kalıp mücadeleye devam etme arzusu galip gelmiştir.

TKP’nin karakutusu denir onun için. Yıllarca Atılım’ı kendine ait marangozhanenin bir köşesinde gizlice basmış, kimsenin de haberi olmamıştır bu durumdan.

Enternasyonalin ne olduğunu da çok iyi kavramıştır. 1980 öncesinde yayınlanan “Türk Solu” adlı dergiye yazı yazması istendiğinde aşağıdaki yanıtı vermiş ve yazmayı reddetmiştir.

“Kırk yıllık İtalyan Pirelli’yi alıp Türk Pirelli yaptınız, Philips’i Türk Philips yaptınız. Bari solu Türklüğe mahkûm etmeyin.”

3 Ağustos 2009’da Surp Pırgıç Hastanesi’nde veda etti yaşama. Cenazesi sevenleri tarafından kaldırıldı.

Adına bir belgesel yapıldı ölümünden sonra. “Yaşam Marangozu”. YouTube’a baktım 1000 kişi izlemiş geçen zamanda.

Bir de kitabı var. “Dünya Hepimize Yeter”. Onu da alana üste para verecekler nerede ise.

YAZIK.

GARBİS ALTINOĞLU

1946 yılında Amasya’da dünyaya geldi. Robert College Academy (bugünkü Boğaziçi Üniversitesi) öğrencisi iken tanıştı sol düşünce ile. Önceleri Doğu Perinçek önderliğindeki PDA (Proleter Devrimci Aydınlık) hareketi yanlısı idi. Perinçek’in egemenler karşısındaki pasif tutumuna tepki gösterenler ile birlikte hareket etti ve TİKKO’nun kurucuları arasında yer aldı.

1971 darbesi ile tutsak düştü egemenlerin eline. 1974’e kadar sürdü bu tutsaklık. O dönemde karşı karşıya kaldığı muameleyi şöyle anlatır:

“Pek çok devrimcinin gördüğü işkenceleri, bir parça fazlasıyla ben de gördüm; Ermeni kökenli bir komünist olmam nedeniyle bu konuda da ayrıcalıklıydım.”

Tutsaklık sonrasında kopmadı devrimci mücadeleden. TKP/ML saflarındaki yerini aldı ve mücadelesine devam etti kaldığı yerden.

12 Eylül cuntası uzun uzun uğraştı onunla. Kahramanmaraş’ta yaşanan katliamın onun gerçekleştirdiği provokasyon sonucu meydana geldiğini kanıtlamaya çalıştı yıllar boyu.

Gerçi Kahramanmaraş katliamının yaşandığı sıralarda Garbis’in yoldaşları Alevilerin yaşamakta olduğu Yörükselim Mahallesi’ni korumuş ve faşist katillerin daha büyük bir katliamı gerçekleştirmelerinin önüne geçmişlerdi ama Garbis bu süreçte olay mahallinden yaklaşık 150 km uzakta Elbistan ilçesinde idi örgütlenme faaliyetlerini sürdürebilmek için.

Garbis şöyle demişti süreç ile ilgili olarak: “Keşke orada olsa idim ve direnenlerin yanında yer alabilse idim.” Lakin bu beyanı bile yeterli olmadı direnişe katkı vermediği hususuna.

İşin ilginç yanı ise yaşanan direnişe katkıda bulunamadığını beyan etmiş olmasına rağmen sadece devleti değil, mahalle halkını ve demokrat kamuoyunu da inandıramamış olması.

Faşist saldırının önüne kaya gibi dikilen, Yörükselim direnişinin sembolü olan bir kahramandır o mahallelinin gözünde. Aradan geçen yarım asra yakın zamana karşın bu imaj silinmemiştir. Tabii halk için bir kahramandı ama darbeciler için bir hain idi kuşkusuz.

Aşağıda 1980 sonrasında sıkıyönetim mahkemelerinde onun hakkında hazırlanan iddianameden bir bölüm yer alıyor:

“Her nasılsa Türkiye’de doğmuş, Türk tabiiyetinde olan, kolejlerde cemaat adına okuyan, Boğaziçi Üniversitesi’nde tahsil gören, hasılı devlet ve milletin bahşettiği en büyük nimetleri nefsinde yaşayan bu Ermeni oğlu Ermeni.”

Başka söze gerek var mı?

Tam beş ay sorgulandı Garbis sıkıyönetim görevlileri tarafından. Bu süreçte tüm işkence yöntemleri denendi üzerinde. Kaplumbağa işkencesi ilk kez onda denemişti örneğin. Bu işkencede insan ancak çömelerek girebildiği bir hücreye sokulur. O durumda kalır işkence sürecinde. Tuvalet ihtiyacını bile giderebilmekten acizdir burada. Sadece acı vermez. Onur kırıcıdır aynı zamanda. Tam bir hafta tutuldu burada Garbis. Çıktığında kambur yürüyordu. Tüm eklemleri kireçlenmişti. Ancak konuşmamayı başardı. Önder olarak benimsediği İbrahim Kaypakkaya’dan öğrenmişti ser verip sır vermemeyi.

Burnuna zincir taktılar, tef çalıp ayı oynatır gibi oynattılar. Onurunu kırdılar ama direncini kıramadılar.

Yer altındaki bir hücrede aylarca tek başına kapalı tuttular. Konuşturamadıkları için intikam almak istiyorlardı adeta.

Tutsaklığı bitince kaldığı yerden devam etti mücadelesine MLKP kurucuları arasında yer aldı.

Sonrasında ayrı düştü bu örgütün diğer kurucularından. Mücadele biçimini değiştirdi. Ülke dışına çıktı, Belçika’ya gitti. Ülke dışına gitti ama ülke ile ilgisini kesmedi. Gerek kendi bloğunda gerekse yazdığı kitaplarda sürekli tartıştı dünya ve memleket meselelerini.

4 Ekim 2019’da beyin kanaması geçirdi. 14 Ekim’de veda etti yaşama.

1946’da Amasya’da çarpmaya başlayan yürek 2019’da sustu. Arada geçen yıllarda ise mücadele ve tutsaklık ağırlıkta idi.

Görüşlerini tartışabilirsiniz ancak kendisinden sonrakilere bırakmış olduğu mücadele ve direniş geleneği asla tartışılamaz kanımca. Toprak incitmesin.

Bu kadarla sınırlı değil elbette Anadolu’nun Ermeni sosyalistleri. Hemen herkesin adını asla unutamayacağı Hrant var söz gelimi. Onunla ilgili bir şey yazmadım. Önemsemediğimden değil, hemen herkesin bildiğini tekrar etmek istemediğimden. Hrant hakkında yazılıp söylenenlere eklenecek bir şeyim olmadığından.

Dahası da var kuşkusuz. Adlarını bilemediğim sıra neferleri, geçmişte mücadele verip düşenler ve sosyalizm mücadelesinde hâlen yer almakta olan yoldaşlar

Aramızdan ayrılmış olanlara saygılarımı sunuyor mücadeleye devam edenlere ise “Haydi yoldaşlar” diyorum “Bu güzel Anadolu’da özgürlüğün işçi tulumu ile dolaşabileceği günler”e kadar mücadeleye devam.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz