“Sanat görünür olanı
yeniden yaratmaz,
onu görünür kılar.”[1]

Pek çok şeyi kapsayan sinemaya dair, “O hayatın sentezdir,” desem; abartmış mı olurum? Zannetmiyorum. Çünkü hayatın hareketliliğini kaydederek zenginleştiren sinema, sanatın bilcümlesiyle iç içedir. O, hayatın tüm karmaşıklığını, ona mündemiç her şeyi buluşturup, ayrıştırarak sentezler.

Bu ve benzeri nedenlerle, 28 Aralık 1895’te Paris’te ilk gösterimiyle başlayan tarihinde -politik- sinemanın cesaret isteyen, devasa önemdeki bir sanat dalı olduğundan şüphe duymuyor ve “Bugün teknolojinin gelişimi ve toplumsal yapının değişiminden dolayı bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır,”[2] türünden tespitleri ciddiye almıyorum.

Yönetmen Estibaliz Urresola Solaguren’ın ifadesiyle, “Sinemanın gücü gerçekten dönüşüyor ve dönüştürüyor”ken;[3] “Sinema hiçbir şeyi değiştiremez; ama insanların birçok şeyi anlamalarını sağlar. Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil, o filmleri izleyen insanlardır,” diye ekler Krzysztof Kieslowski.

Sinema sanatının belki de en güçlü yanı gerçekleri tüm yalınlığı ile izleyicinin karşısına dikebilme yetisidir. Steven Spielberg’in, “İktidar görme ve bakışla ilişkilidir,”[4] notunu düştüğü bu güç tükenmez; tıpkı insan(lık) gibi…

İşte bu yüzden totaliter rejimlerde yöneticilerin sinemacılarla arası pek hoş değildir. Sanatçının yaşadıklarını özgürce ifade etmesini engellemek için türlü yollar denerler; korkutmak, korkmayanı hapse atmak, en azından çalışma olanaklarını elinden alarak aç bırakmak vb…

Ancak tüm bunlara karşı -politik- sinemaya diz çöktürülemedi; toplumda yaşanan sorunlara sırtını dönmüş, kendi içine dönük, sürekli kendisiyle ve çevresiyle kavga eden, korkularını, kaygılarını dile getirmekten uzak, toplumsal gerçekliği göremeyen ya da görmek istemeyen, edilgen bir dille sorunun çevresinde dolanmayı tercih eden yapıtlar baş tacı edilse de!

Kolay mı?

“Sinema ne sanattır, ne de hayatın kendisi; ikisinin arasında bir şeydir.” “Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim, film ya da sanatla uğraşmazdım,” vurgusuyla Jean-Luc Godard’ın, “Biz diyoruz ki sanat, devrimci sanattır. Sanat hareket hissidir ve hareket bir Yunan vazosunda bulunmaz. Belirli hareketler ancak belirli durumlar içerisinde var olurlar. Yani devrimci sanat uçsuz bucaksız bir mekândır; sadece tek bir biçimi yoktur, yüzlerce, binlerce biçimi vardır. Siyasi devrimin kendisi gibi, asla durmaz,” diye tanımladığı üzeredir o.

Ya da sinemayı kolektif bir üretim alanı olarak gören Ken Loach’un yaptığıdır. Onun sinema anlayışı, kendi ifadesiyle “Değişimin tepeden empoze edilmesi ile değil, bilakis değişimi yaratacak olan işçi sınıfından” beslenir.[5]

Veya kariyeri boyunca 25 filme imza atıp, filmografisindeki yapımların tümü haksızlıklar karşısında direnen insanı yücelten yapıtlardan oluşan Costa-Gavras (Constantinos Gavras) gibi.

II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin elinden tutsakları kurtarmak üzere yola çıkan Fransız direnişçilerin anlatan ‘13. Adam’ı; ‘Ölümsüz’ü (Z); ‘Sıkıyönetim’i; ‘Kayıp’ ve ‘Hanna K.’sıyla O, politik temaları ele alan filmleriyle insana yapılan yolculuktur.

Dikkat çekmek istediğim hâli Ayşen Gruda’nın, “Konuşmaktan korktuğunuz ülkede, yaşamayı nasıl başaracaksınız.” “Hepimizin gözlerinde birer mezar taşı gizli.” “Sırtımızdaki en ağır yük vicdandır,” ifadeleriyle betimlemek mümkünken; “Şimdi kış. Pek yaprak görünmüyor dallarda. Ama hep biliyoruz. Bahar mutlaka gelecek. Hep birlikte duyacağız yapraklı dalların sesini…”[6] satırlarıyla müsemma Onat Kutlar’ı “es” geçmek mümkün mü?

Hülya Uçansu’nun, “O hepimiz için dünyaya aydınlık pencereler açtı,” dediği O,
Ingmar Bergman’ların, Sergey Mihayloviç Ayzenştayn’ların, Yılmaz Güney’lerin, Miklós Jancsó’ların, Akira Kurosava’ların, Pier Paolo Pasolini’lerin, Alain Robbe-Grillet’lerin,
Andrey Tarkovski’lerin, Andrzej Witold Wajda’ların ve daha nicelerinin yüreklerindeki hiç sönmeyen tutkuların yalımıyla tutuşanlardandı…

Bu ateşin söndürebilmesi mümkün mü? Elbette değil…

27 Mart 2024 17:42:33, İstanbul.

N O T L A R

[*] Ümüş Eylül Kültür-Sanat Dergisi, Yıl:13, No:52, Temmuz-Ağustos-Eylül 2024…

[1] Paul Klee.

[2] Fehmi Gerçeker, “Sinema Ölüyor mu?”, Cumhuriyet, 3 Şubat 2024, s.2.

[3] Seray Genç, “Sinemanın Gücü Dönüştürüyor”, Birgün, 15 Ocak 2024, s.15.

[4] Gül Yaşartürk, “Famelmans: Spielberg Sinemasına Giriş”, Birgün Pazar, Yıl:19, No:827, 15 Ocak 2023, s.13.

[5] Emine Uçar İlbuğa, “Sinemada İşçinin, Emekçinin ve Ötekinin Sesi: Ken Loach”, BirGün Pazar, 20 Ağustos 2023, s.14.

[6] Onat Kutlar, Yeter ki Kararmasın, DE Yay., 1984.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz