Ne ilginçtir ki Marksizm’in ‘modasının geçtiğini’ ve ‘Sovyet tehdidinin bertaraf edildiğini’ öne süren burjuva-liberaller bugün olur olmadık yerde, şaşırtıcı bir şiddetle anti-komünist propaganda yapmaya devam ediyorlar. Malum, kendi anlatılarına göre sosyalizmin cenazesi, onun ilk, tek ve son temsilcisi Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte kaldırıldı. Fakat aradan on yıllar geçmesine karşın, burjuva-liberaller, hayallerindeki musalla taşının etrafında gergin gergin volta atıp duruyorlar.

Öyle görünüyor ki Celal Şengör de onlardan biri. Kendisi 12 Eylül cuntasına ve işkence yöntemlerine olan hayranlığı ile biliniyor. Darbecilerin işkence metotlarını aklamak adına kendi dışkısını yediğini dile getiren Şengör son dönemde toplumun çeşitli tabakalarını ‘cahil’ olarak aşağılamasıyla kendine bir persona yaratmış durumda. Üstelik sadece kendi alanı, yani jeoloji hakkında değil her konuda üst perdeden fikir belirtebiliyor. Dolayısıyla çoğu durumda ‘profesör’ yerine ‘sosyal medya fenomeni’ olarak değerlendirilmesi gereken bir hale geldi. Zira onu ‘akil’ yapan, kendine biçtiği sahne kostümünden ibaret.

Kostümünden aldığı yetki ile Şengör, son günlerde bir kez daha Marksizme karşı kılıç çekti. Kendiyle özdeşleşen kadın düşmanlığına ‘yakışır’ bir cinsiyetçi ifade kullanarak Bolşevik devrimci Vladimir Lenin’in ‘adam olmadığını’ söyledi. Doğrusunu isterseniz sadece bu ithamla yetinmiş olsa, basit bir zırvaya yanıt vermek hem yazan hem de okuyan için zaman kaybı olurdu. Ancak ‘entelektüel’ taklidi yapan Şengör, kendi yarattığı hurafeleri gerçekmiş gibi aktarınca bu çarpık anlatı dikkate alınmayı hak ediyor. Üstelik bu yolla sadece ağzından çıkanları incelemiş olmayacağız, aynı zamanda Şengör’ün yarattığı personanın toplumda ne gibi bir boşluğa oturduğuna dair de bazı fikirler edineceğiz.

Ne olmuştu?

Önce harfi harfine Şengör’ün Lenin’i ‘cahil-yobaz’ ilan ettiği sözlerini aktaralım ki ‘sözler bağlamından kopartılarak alınmış’ olmasın. Fatih Altaylı’nın Teke Tek Bilim programına katılan Şengör şöyle diyor:

“Bertrand Russell, gidiyor Lenin ile bir saat konuşuyor. Çünkü bir İngiliz delegasyonuyla gidiyor. Bertrand Russell, İngiltere’nin yetiştirdiği en kültürlü adamlardan biri. Tabii yüksek aristokrasiden geliyor. Mesela çocukken hatıralarını tutarmış defterde, kimse okumasın diye Yunan harfleriyle yazarmış. Daha çocukken bu herif. Ve böyle bir adam Lenin’in karşısına gidiyor ve şeyi anlatıyor, ‘Efendim biz geldik buraya şu şu şu aksaklıkları görüyoruz Sovyetler Birliği sisteminde’. Ters bir şey söylediğinde, hemen Lenin Marks’tan bir alıntı yapıp ‘sana karşı çıkıyordu’ diyor. Lan bu herifin yobazdan ne farkı var? En sonunda dayanamamış Bertrand Russell ‘Siz adam öldürmekten ne zaman vaz geçeceksiniz’ [demiş]. Lenin gülümsemiş, ‘Bana karşı çıkanlar bittiği zaman’ demiş. Şimdi böyle bir kafaya siz ‘adam’ diye bakabilir misiniz? Ben lisedeyken şey diyorlardı ‘Lenin bilimadamı’. Böyle küçük kitapları vardı hiç unutmuyorum, onlardan birkaç tanesine baktım ‘Ulan bu herif bilimin b’sini anlamamış’. Fakat onu okuyan bizdeki Türk cahiller onu dahi bilmedikleri için herife ‘Ooo büyük bilim adamı’ [dediler], hiç alakası yok.”

Ne kadar fazla altı çizilecek yer var öyle değil mi? Aristokrasiyi yüceltmesi mi dersiniz, ‘adamdır-değildir’ kalıbında saçtığı cinsiyetçilik mi dersiniz. Ya yarım yamalak edindiği bilgilere ‘bilimsel’ dayanak ararken kendi bireysel deneyimini öne sürmesine ne demeli? Sanırsınız kainatın yaratıcısı konuşuyor! Ancak sosyal medyada semirtilen bu balonun bir iğnelik canı var. Her şeyden önce sözü geçen olay, Şengör’ün kendi anlatısına uydurulmak istendiği için ciddi ölçüde çarptırılmış durumda. Bunu düzelterek başlayalım.

Russell gerçekte ne dedi?

Şengör’ün bahsettiği bu olay, İngiliz felsefeci Russell’in internette de ara sıra dolaşan sözlerine dayanıyor. Söz konusu kayıtta İngiltere İşçi Partisi delegasyonu içerisinde Moskova’ya giden Russell, Lenin ile görüşmesini kendi ağzından şöyle anlatıyor:

“Lenin ile 1920’de Rusya’dayken tanışmıştım. Onunla baş başa 1 saat konuştum. Bekleyebileceğinizden çok daha iyi İngilizce konuştu, bütün konuşmamız İngilizceydi. Ben [konuşmamızın] Almanca olmasını bekliyordum ancak İngilizcesini gayet iyi buldum. Lenin’den beklediğimden daha az etkilendim. Tabii ki büyük bir adamdı. Bana Cromwell’in reenkarnasyonu gibi geldi, tam olarak Cromwell ile aynı sınırlamalara sahipti: Mutlak ortodoksi. Bir ifadenin Marx’ın metninden alıntı yapılarak kanıtlanabileceğini düşünüyordu ve Marx’ın bir şeyde yanlış olma ihtimalini düşünemiyordu ve bu bana çok dar görüşlü geldi. Onun hakkında beğenmediğim diğer bir şey ise nefret uyandırmak için büyük isteğiydi. Cevabının ne olacağını görmek için ona belirli sorular sordum ve bunlardan biri şuydu: ‘Sosyalizmi kurduğunuzu iddia ediyorsunuz ancak kırsal bölgeler söz konusu olunca bana köylü mülkiyeti kuruyor gibi görünüyorsunuz, ki bu da tarımsal sosyalizmden farklı bir şey.’ O da şöyle söyledi: ‘Ah canım hayır, biz köylü mülkiyeti kurmuyoruz. Görüyorsun fakir köylüler ve zengin köylüler var ve biz fakir köylüleri zengin köylülere karşı kışkırttık ve çok geçmeden onları en yakındaki ağaca astılar ha ha ha’. Bunu pek beğenmedim.”

Lenin yobaz mı?

Baktığımız zaman bu metinde satır aralarında “burjuva pasifizm” göz kırpıyor. Bir saatlik bir görüşmeden büyük çıkarımlar yapılmış olması da kulakları tırmalıyor. Ancak her ne olursa olsun, eksiğiyle fazlasıyla esas itibariyle bir ‘analiz’den ziyade ‘izlenim’ olarak değerlendirilebilecek sözlerle karşı karşıyayız. Dolayısıyla Russell’in sözlerini ve hatta siyasi duruşunu uzun uzun tartışmak, bizi yazının başında da belirttiğimiz konumuzun dışına sürükler.

Asıl dikkat çeken Şengör’ün hikayesini Russell’in sözleri ile üst üste koyduğumuzda örtüşmeyen, hatta çelişen bir çok noktanın oluşu. Şengör, anlattığı hikayede merkeze Lenin’in söylediği varsayılan “Bana karşı çıkanlar bittiği zaman” ifadelerini koyuyor. Böyle yaparak ‘bilimden anlamayan bir yobaz’ resmi çizmek istiyor, fakat Russell’in sözlerini de kendi arzusunca eğip büküyor: Net bir şekilde görüldüğü üzere Russell böyle bir sözü aktarmıyor. Konu asmak kesmek ise, yoksul köylülerin zengin köylülerle olan mücadelesi aktarılıyor ki Lenin’e mal edilen yoruma katılırsınız katılmazsınız bu başka bir konu. Yani karşılaştırılan iki örnek arasında sadece çelişki ya da bilgi hatası yok, aynı zamanda Şengör tarafından yazılan başka bir hikaye, “Lenin yobazdı, cahildi” hikayesi var.

Öyle miydi dersiniz? Ya da şöyle soralım bunu anlamanın yöntemi nedir? Lenin’in kim olduğunu, siyaset çubuğunu bükmede düşmanlarınca dahi takdir edilen bir kimse olduğunu, yazdıkları pek de ince olmayan eserlerde yer alan birikimi açıklayarak kolayca Şengör’ün iddialarını çürütebiliriz. Ama bunun pek bir önemi yok. Çünkü karşımızda birilerine ‘cahil’ dedikçe aldığı sahne alkışına bağımlı hale gelmiş bir burjuva-liberal var. Gelin biz bu sefer Şengör’ün kerteriz aldığı yaklaşımı doğru kabul ederek sözlerinin aksini kanıtlayalım.

Şengör, konuşmasına başlarken Russell’ın yüksek aristokrasi kültürünü övmek adına ‘küçüklüğünde Yunan alfabesiyle günlük tutuşunu’ örnek gösteriyor. Daha sonra ise “Böyle bir adam Lenin’in karşısına gidiyor” diyerek kendince aralarındaki ‘seviye’ farkını vurgulamak istiyor. ‘Kültürün’ yalnız belli başlı sınıflarca sınırları çizilebilen bir kavram olmadığı günümüzün toplum bilimlerinde bilinen bir gerçek. Ancak eğer siz de Şengör gibi 18. yüzyıla hapsolmuş bir söylemi benimsiyorsanız, elbette aristokratik arka planla farklı bir tanıma ulaşabilirsiniz. Bu parametre toplumlara ve tarihe dair bazı çıkarımlar yaparken hiçbir şey ifade etmiyor. Biz yine de öyleymiş gibi düşünelim; ‘Dili’ bir ‘kültür ölçütü’ olarak görelim. Fakat o da ne? Russell, Lenin’in dil yeteneğinden etkilendiğini açıkça dile getiriyor! Demek ki ‘böyle bir adam’ diyerek Lenin’e ‘cahil-yobaz’ etiketi yapıştırmadan önce, Şengör’ün kendi yücelttiği Russell’a bir daha kulak vermesi gerekiyor.

Bir bilimsel argüman olarak lise anıları

Yıllar önce Şengör, işkence yöntemi olarak cuntacıların dışkı yedirmesini, ‘zararlı değil’ gibi mide bulandırıcı bir şekilde savunurken kendisi söylemiş, “Ben doğa bilimciyim, anlamam sosyal bilimlerden” diye. Madem ki artık ‘anladığını’ iddia ediyor, o halde her şeyden önce alıntılarla değil argümanlarla savaşması gerektiğini birisinin ona söylemesi gerekiyor. Öyle ‘lisedeyken ben dedim böyle şey mi olur’ demekle bilimsel bir tartışma yöntemi takip edilmiş olmuyor maalesef.

Dünyayı sarsan, sarsmaya da devam edecek olan devrimcilerle ve düşünürlerle aşık atmaya kapasitesi olduğunu düşünüyorsa buyursun. Konuşsun bakalım neymiş o ‘lisedeyken okuduğu’ Lenin kitabı. Varsa Lenin’in eserlerine, Marx’ın ideolojisine dair mercimek büyüklüğünde bir fikri çıksın bir daha ekranlara.

Fakat Şengör’ün kendi burjuva-liberal abdestinden şüphesi olacak ki kıvranıp durmuş Marx’tan ‘alıntı’ meselesinde. Bir kişinin ‘yobazlığını’ kanıtlamak için onun ‘alıntı yaptığını’ söylemek ancak Marx’ın ya da Lenin’in felsefesine doğrudan kılıç çekmeye cüreti olmayanlara yakışan bir kaçıştır.

Her konuda fikir beyan etme haddini kendinde bulan zat-ı muhteremin, toplumsal mücadeleler tarihine dair söyleyecekleri herhangi bir insandan farksızdır. Kendisinin sosyal medyada düzenlenen kostüm partisine ‘bilim insanı’ kıyafetiyle katılmış olması bunu değiştirmiyor. Russell alıntısında da görüldüğü üzere zaman zaman parazit yapıyor. Sadece o anlarda müdahale etmek gerekiyor, yoksa Marksizm ve toplumsal mücadeleler söz konusu olduğunda yapabileceği katkı, kostüm partisinin diğer katılımcıları kadardır.

Şengör’e kötü haber: Daha çok alıntı duyacak

Fakat Şengör bir şeyi doğru tespit etmiş: Sosyalistler gerçekten de Marx’tan alıntı yapıyorlar. Çünkü Marx’ın düşüncesinde yaşadığımız dünyaya dair sarsılmaz bağlar görüyorlar. Ancak yaptığı tespit eksik kalmış. Sosyalistler toplumsal mücadeleler tarihine dokunmuş herkesten alıntı yapıyorlar. Burada mesele alıntı yapılması mı? Yoksa alıntılarda bahsi geçen sözler mi? Sizce hangisi bir kişiyi ‘cahil’ ya da ‘yobaz’ kılar? Bir meseleyi açıklamayı kolaylaştıran referanslardan faydalanma metodunu reddetmek mi; yoksa argümanlara argümanlarla cevap vermek mi?

Toplum bilimlerin özünü 18. yüzyıldan kalma aydınlanmacı reçetelerle bulandıranlar elbette enternasyonal bir alfabeden yoksundurlar. Bakmayın öyle ‘cehaletten’ dem vurup soyut formüllerle topluma dair bazı sözler sayıkladıklarına: Şengör gibiler için amaç daha eşit ve adil bir dünya falan değildir. Onlar için aşağılayabildikleri bir tabakanın oluşu, kendi varlıklarının başlıca nedenidir. Onları aşağıladıkça kendilerini var ederler. Bu yönüyle Dostoyevski romanlarında karikatürize edilen karakterleri andıran Şengör alkış sarhoşluğuyla kendisini iyice kaybetmiş, ciddiye alınmayacak bir persona olsa da unutulmamalı ki aynı bakışı ondan çok daha akıllıca sözlerine yediren nice burjuva-liberal sahne yıldızı var. Hepsi de sözlerini sadece ayrıcalıklı bir kesimin anlayacağı o arkaik burjuva-liberal harflerle kağıtlara geçirirler. Bu yüzden onlara ‘herkes gibi olmak’ acı verir. Aşağı katmanların derdinden de, o katmanın iktidarını savunan ideolojiden de bu yüzden korkarlar.

O halde Şengör’e ve onun gibilere bir kötü haber vererek bitirelim: Üretim ilişkilerindeki emek sömürüsü ortadan kalkıncaya kadar o tüylerini diken diken eden Marx’ın da Lenin’in de adını daha çok duyacaklar. On tane daha Sovyetler Birliği kurulup her biri tekrar yıkılsa da bu düzen böyle devam ettiği sürece yine aynı isimleri duyacaklar. Ya bunu kabullenecekler, ya da meydan okumaya cüret edecekler…


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz