Bugünlerde, TC devleti, biz bugününe Saray Rejimi diyoruz, dört koldan birden, bir “UluSol” yaratma uğraşındadır. Bu uğraş, daha çok 14-28 Mayıs “seçim”leri sonrasında, yani bizim adına müsamere dediğimiz, meşru olmadığını ilan ettiğimiz bu hileli seçim sonrasında hız almıştır. Sözüm ona “muhalif” TV kanalları, çeşitli tonda Kemalist sol, “uzmanlar”, liberaller de dâhil, yanlarına kimleri alabilirlerse hep birlikte, solun aslında ulusalcı bir sol olması gerektiğini, farklı tonlarda kelimelerle anlatmaya çalışıyorlar. Buna uygun pratikler organize ediyorlar.

Ama bu “yeni” çabalara rağmen, işin ucu derindedir.

İşin geçmişine gitmeden, aslında bu sürecin bu denli güncel hâle gelmesinin nedeni üzerinde durmamız gerekir.

Bunun ana nedeni, TC devletinin çözülmesidir. Bu, sistemin, kapitalist sistemin çürümesinden daha katmerli bir hâldir. Zira ülkemizde devlet, burjuva devlet, sistemin “beka”sını sağlamak üzere, bir olağanüstü örgütlenmeye gitmiştir. Bu olağanüstü örgütlenmeler, dünyanın birçok yerinde ortaya çıkmaya başlamıştır, daha da çıkacaktır. TC devleti, tekelci polis devletidir ve onun olağanüstü örgütlenmiş hâli, bizim adlandırmamıza göre Saray Rejimi’dir.

İşte bu Saray Rejimi, aslında egemenin yönetme güçlüklerinin de bir özeti sayılmalıdır. Böyle olunca, TC devletinin genel anlamı ile çözülmesi sürecinin bir parçası olduğunu söylemek mümkündür.

TC devletinin olağanüstü örgütlenmesini şekillendiren süreç, üç başlıkta ele alınabilir. Bunlar birbirinden bağımsız ya da kopuk, yalıtılmış değildir. Sadece, izleyebilmek için bu üç kuvvet ele alınabilir.

İlki emperyalist Batı güçleri arasında (Japonya’yı da bu Batı kavramının içine alıyoruz. Başlıca 5 emperyalist güç sayılabilir: ABD, Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa. Diğerleri de işin içindedir ancak paylaşım savaşımı esas olarak bu beş aktör arasındadır.) dünyanın yeniden paylaşımı savaşımıdır. Biliniyor, 1900’lerin başında dünyanın yeniden paylaşımı için savaş ortaya çıkmıştır ve buna Birinci Dünya Savaşı denilmiştir. Aynı zamanda Birinci Paylaşım Savaşı da denilebilir.

Ülkemiz, NATO’ya bağlı, Batı’nın ortaklaşa sömürgesidir. Yani, öyle bağımsız bir ülke falan değildir. “Ortaklaşa” sömürge olma hâline, isterseniz “yedi kocalı hürmüz” de diyebilirsiniz. Siyasal açıdan ABD’ye bağlı iken, ekonomik açıdan başta Almanya olmak üzere AB tekellerine bağlıdır. Bu “ortaklaşa” sömürge olma hâli, SSCB’nin varlığı koşullarında sürdürülebiliyordu. Ama, SSCB dağıldıktan sonra durum değişmiştir ve ekonomiye sahip olanlar siyasal alanı ele geçirmek isteklerini ortaya koydular. Susurluk operasyonu budur. Başarılı olamamıştır. Türkiye’deki Gladio ya da adı her ne ise o, Ergenekon vb. örgütlenmesi bu süreç ile tasfiye olmamıştır. Siyasal alanı elinde tutan ABD ise, bu sürece, AK Parti projesi ile yanıt vermiştir. Zaten kendisine bağlı bir güç olan Gülen hareketini, bu iş için etkince sahaya sürmüş ve AK Parti projesi “Yeni Türkiye” projesi olarak sahaya aktarılmıştır.

İşte bu kavga (Siz bunun onlarca başka olayda ortaya çıkışını örnekleyebilirsiniz. Biz bu kadarı ile yetinmeyi, bu makale çerçevesinde yeterli buluyoruz.), TC devletinin her kurumunda, tarikatında, siyasal partisinde, bakanlıklarında, ordusunda vb. ortaya çıkmıştır. Bu devletin çözülüşü konusunda bir kuvvettir.

İkincisi, Kürt devrimidir. Kürt devriminin etkileri daha eskiye uzar. Ve Kürt devrimi, sadece bir silahlı direniş olarak TC devletini zorlamakla kalmamıştır, aynı zamanda TC devletinin ideolojik temellerini de sarsmıştır. Solun içindeki “Kemalist etki”yi ortaya çıkartmak için nesnel olanaklar da sunmuştur. TC devletinin Batı’da Kürtlere karşı örgütlediği milliyetçilik ve ırkçılık, aslında, sürdürülebilir olmaktan da uzaktır.

Tarihi boyunca TC devleti, İslam’ı ve Türkçülüğü şiddetli bir biçimde, sınır tanımaz ölçülerde kullanmıştır. Aynı şey, Kürtlere karşı devreye sokulmuştur ama bunun da işlevsizleşme süreci başlamıştır.

Konumuz bu olmadığı için, yine, Kürt devriminin etkileri konusunda daha geniş bir tartışmaya girmek gerekli değildir. Bu konuda hem bizim bakışımız bellidir hem de bu konuda artık pek çok kaynak vardır. Mesele bakış açısındadır.

Üçüncü kuvvet ise, Gezi Direnişi ile başlayan süreçtir. Aslında biz buna “devrimin göz kırpması” diyoruz. Kendiliğinden bir sosyal paylamadır. Ama devrim denilen sıçramalı anlar, zaten kimseyi beklemezler. Gezi Direnişi, hem 12 Eylül’den bu yana süren kitlesel sessizliği (örgütsel değil, kitlesel sessizliği) bozmuştur hem de ülkenin batısında yaratılmak istenen ırkçı ve Kürt devrimi karşıtı milliyetçiliğin etkilerini de hırpalamıştır. Bu açıdan da çok değerlidir. Demek ki, “sahipsiz kalan” kitleler diye bir durum hiç yoktur. Kitleler “sahip” aramazlar. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, mayıs seçimlerinin sonrasında, gazetecilere bazı açıklamalar yaptı. Sputnik’ten Ceyda Karan, bu buluşmadan bazı detaylar aktardı. Bakılabilir. Okuyan burada, “Türkiye’nin cumhuriyetçi birikimine” karşın, “sahipsiz kalan” kitlelere dikkat çekiyor. Aslında Okuyan, “Kemalist-komünist ittifakını öne çıkartacaklarını” belirtmeden önce bunu söylüyor. Oysa ne kitleler sahip ararlar, ne de eğer bir “sahip” arıyorlarsa, bu “Kemalist-komünist ittifakı” olur. İşte hırpalanan milliyetçi etki derken, tam da Okuyan’ın yapmak istediğinin tersini söylüyoruz. Yani, Gezi Direnişi, hem kutsal devlet denilen şeye bir açık tepki idi, hem de Kürt devrimine karşı pompalanan milliyetçiliğin tarihsel izleri ile de bir yüzleşme idi.

Bu üç “kuvvet” üzerinde, detaylıca durmak gerekir ama bu, bu makalenin sınırlarını aşar. Biz, zaten, her fırsatta, belki de 5 yıldır, bu üç etkeni açıklamaya çalışıyoruz ve devletin bu olağanüstü örgütlenmesini anlatmaya çalışıyoruz.

Oysa burada konumuz şudur: Neden UluSol arayışı bu denli, bugün, güncellendi? Soru budur. Bu soruya yanıt vermek için, bu hatırlatmayı yaptık. Eğer Saray Rejimi’ni, devletin tüm güç kullanımına rağmen, çözülüş olarak görmezsek, gerisini anlamamız zor olacaktır. Çözülüşü durdurmak, “beka”yı garanti altına almak için, egemenler, tüm güçleri ile yeni bir örgütlenme ortaya koymuşlardır. Bu örgütlenme, karşıda işçi sınıfının devrimci direnişinin tüm zayıflığına rağmen, kendini güçlendirmek istiyor.

Bunun için 28 Mayıs’ta sonuçlanan sahtekârlıklarla dolu seçim sürecinin en başından, mesela 1,5-2 yıl öncesinden başlayarak, kitlelerdeki direnişi kırmak, kontrol altına almak için, egemen, solu CHP’nin kuyruğuna takmak için özel bir operasyon yürütmüştür. Bu konuda çok başarısız olduğu da söylenemez. Yukarıda anmış olduğumuz için oradan devam edelim, Okuyan, aynı yerde, Kılıçdaroğlu’na oy verilmesine ilişkin bir soruya yanıt verirken, “Bir daha yapmayacağımız bir şeyi yaptık. Pişman değiliz. Ama bu seçimlerle beraber CHP ve HDP gölgesinde siyaset yapanlarla arayı daha da açma kararımız var” diyor. Yani, “bir oy ‘bize’, bir oy Kılıçdaroğlu’na” yaklaşımından söz ediyor. Ve “bir daha yapmayacakları bir şey”i, yapmaktan “pişman” olmadıklarını peş peşe vurguluyor. Değişik bir “özeleştiri” tarzını ifade ediyor ama bizim konumuz bu değil. Ve ardından, CHP ile arayı açmaktan söz etme hamlesini yaparken, HDP’yi mutlaka araya sıkıştırıyor. UluSol, böyle filiz veriyor. Oysa zaten Okuyan, “bir oy TKP’ye, bir oy CHP veya HDP’ye” demiş değildi ki? “Bir oy TKP’ye, bir oy Kılıçdaroğlu’na” diyorlardı. Telâşla HDP’yi araya sıkıştırmak, UluSol eğilimi yansıtıyor. Kemalist-komünist ittifakının çerçevesi çiziliyor. Siz Kemalistler komünist çizgiye yakın olun, biz de sizin Kürt meselesine yaklaşımınızı severek savunuruz gibi bir tariftir bu. Demek, Kemalistlere yaklaşmak için, onların hassas yerine dikkat göstermek gerekiyor. Rica edilen bu olmalı ve kendileri bu ricaya dünden razıdırlar.

İşte bu CHP kuyruğuna takılma, kitleleri bu yolla isyandan uzaklaştırma, “sahip kalan” kitleleri devletin kutsal kollarına çekme, bu yolla direnişi durdurma çabası, devletin bu çabası epeyce başarılı olmuştur.

İşte şimdi, tüm burjuva partilerce, “muhalif” partilerce meşru ilan edilen bu seçimler sonrasında Saray Rejimi’ni, “güçlendirilmiş Saray Rejimi’ne” çevirme programı, savaş planları çerçevesinde, solun milliyetçi bir çizgiye çekilmesini gerektirmektedir. Egemen, bunu istiyor. Egemen, bunun için, “ırkçılığı” açıktan sola bir model olarak sunamaz. Onun yerine, “ulusalcı sol” projesi devreye sokuluyor.

Okuyan “Türkiye’nin tasarlanmış bir döneme girdiğini” söylemektedir. Bu “tasarlanmış dönem”in tasarımcısı ABD ve NATO’dur, Batı emperyalizmidir ve “tasarı”, savaş kabinesi şeklinde kendini ortaya koymuştur. Bu savaş planlarına, içeride ve dışarıda net bir biçimde karşı çıkmadan devrimci olunamaz. Devrimcilik, komünistlik, enternasyonal bir ruhu gerektirir ve bu açıdan savaşı iç savaşa çevirme tutumu kritik önemdedir. Bu nedenle, deriz ki, dünyanın tüm halkları, dünyanın her ülkesindeki ezilenler, savaşın her tarafındaki işçiler, silahlarını kendi egemenlerine çevirmelidirler.

Ulusalcı sol, tam da bu nedenle devreye sokulmak isteniyor. Egemenin siyasal bilinci, bu ülkede, her zaman gelişkin olmuştur.

Nedeni budur.

Ve ulusalcı sol yaratma girişimi, biz buna UluSol diyoruz, tarihsel bir arka plana da sahiptir ve bu işi “kolaylaştırmaktadır.” “Sahipsiz kalan kitleler”in sahibi olmak, son derece uygun bir terminolojidir ve bizim her düzeyde reddedeceğimiz bir şeydir. Devrimci sosyalist çizgiye taban tabana karşıttır.

Şimdi, bu ucu derine giden yaraya, sürece bakabiliriz.

İŞGALE KARŞI DİRENİŞ VE TC DEVLETİNİN KURULUŞU

Biliniyor, Birinci Dünya Savaşı (I. DS), bir emperyalist paylaşım savaşımıdır. Tekeller çağına denk gelmesi rastlantı değildir. Dünyanın toprak olarak ve ekonomik olarak (tekeller arasında) paylaşılmış olması sürecinin tamamlanmış olması, paylaşımı “yeniden” paylaşım hâline getirir. Öyle oldu. Ve I. DS’nin ana konusu, Osmanlı, Çin, İran başta olmak üzere “Doğu sorunu” ya da bu adı geçen alanların paylaşımıdır. Osmanlı “hasta adam”dır ve paylaşılması gereklidir. Gündemleri budur.

Bu paylaşım savaşımı, 1914 yılında dünya çapında açık bir savaşa dönüşmüş ve ittifaklar kurulmuştur. Ve Osmanlı, beklenen İngiltere ile birlikte aynı safta yer alması iken, Almanya’nın yanında savaşa girmiştir ve bu yolla, zaten başlayan İngiliz yayılmasını engelleyeceği düşünülmüştür.

İtalyanlar, Fransızlar, İngilizler, çeşitli alanlarda işgal sürecini başlatmışlardır. Ve bu işgal politikası, Osmanlı’nın elinde kalan son topraklarda, bir direnişle karşılaşmıştır. Bu direniş, mesela Antep’te, başka yerlerde de, aslında gelişmiş bir anti-emperyalist bilinçle başlamamıştır. Elbette içinde bunun tohumları vardır. Ama bu anti-işgal karakterde bir direniştir (Bu konuda daha kapsamlı bir çalışma olarak, birinci baskısı 1998 yılında yapılmış olan çalışmamıza bakılabilir. Deniz Adalı, “Anadolu; Dün, Bugün, Yarın Tarih ve Devrim”, Kaldıraç Yayınevi).

O günün dünyasında, bir sosyalist ülke yoktur.

Anti-işgal hareket, Yeşil Ordu gibi gelişmiş biçimlere bürünmeye başlamıştır. Bu yolda gelişen anti-işgal hareket, aslında anti-emperyalist bir karaktere bürünme eğilimindedir. Ancak Ekim Devrimi patlayınca, dünyada ilk kez proletarya Paris Komünü’nde olduğundan daha ileri biçimde, çarlığı alaşağı edip, devlet çarkını parçalamaya başlayınca, dünya halkları üzerinde büyük bir etki oluşturmuştur.

Biraz ağırdan gidelim. Aynı dönemde dünya devrimci hareketinin durumuna bakalım.

Bu süreç, dünya devrimci hareketi içinde derin bir ayrışmanın da ortaya çıktığı süreçtir. İkinci Enternasyonal, son derece gelişmiş örgütleri ile, savaşta kendi egemenlerini destekleme konusunda bir tutum alınca, Bernstein ve Kautsky dönek hâle gelince, Üçüncü Enternasyonal “yola çıkmıştır” ve savaşı iç savaşa çevirme sloganını öne çıkarmıştır. Ekim Devrimi’nin zafere ulaşmasında bu tutumun rolü büyüktür.

Ağırdan gitmeyi sürdürelim.

Ekim Devrimi, bilindiği gibi, zafere ulaştığında SSCB hâline geldi. SSCB, sovyet örgütlenmesine dayanır. Sovyet, bizim dilimize “şura” olarak çevrilmiştir. Buna işçi ve asker şuraları ya da işçi ve asker meclisleri ya da işçi ve asker komiteleri diyebilirsiniz. Dikkat edelim, Ekim Devrimi, kendine bir coğrafî ad, bir millet adı seçmemiştir. Mesela Rus Sosyalist Cumhuriyeti dememiştir. Cumhuriyet demiştir ama Sovyet ve Sosyalist diyerek bunu yapmıştır. Sovyet, bugünün dünyasından bakılınca da, ülke vb. sınırları aşan bir tutumdur.

Ekim Devrimi, iki büyük etki ile kapitalist-emperyalist zinciri sarsmıştır. İlki, kapitalist sistemi yıkmaya dönük dünya devriminin ilk zaferidir ve burjuva iktidarı yerle bir etmiştir. Bu, dünyadaki tüm işçi hareketini olumlu olarak etkilemiştir. Almanya’da devrim 1919 yılında yenilmemiş olsa idi, bu etkinin nerelere varacağını hesaplamak kolay değildir. Dünyanın her kapitalist ülkesinde, özellikle savaşta yenilgi yaşayan ülkelerde işçi sınıfı iktidar mücadelesine açık bir hatla yönelmiştir. İkincisi, Ekim Devrimi, işçi sınıfının nispeten daha az gelişmiş olduğu ülkelerde de, halkların emperyalizme karşı mücadelesi için bir ilham kaynağı, bir çekim merkezi olmuştur.

Fransız burjuva devriminin yarattığı “uluslaşma” hareketinin çok ötesindedir bu. Emperyalizme karşı bağımsızlık için girişilen bu savaşım, dünyanın birçok ülkesinde mücadeleyi olumlu etkilemiştir.

O kadar ki, birçok yerde, emperyalist egemenler, 1919 yılının sonundan başlayarak, yani Alman Devrimi’nin yenilgisinin ardından, hem işgal altında tuttukları bazı alanlardan çekilmişlerdir ve bu alanları kendi emperyalist egemenliğinin içinde tutmak için bazı yeni yollar geliştirmişlerdir, hem de kendi emperyalist metropollerinde işçi sınıfının direnişini durdurmak için bazı reformlara girişmiş ve bazı hakları tanımak zorunda kalmışlardır. Bir kere daha reform, devrimi önlemek için razı olunan şey olarak ortaya çıkmıştır.

Tekrar anti-işgal harekete dönebiliriz.

Bu süreç, ülkemizdeki anti-işgal hareketi de etkilemeye başlamıştır. Yok sayılan işçi ve emekçiler, yani “sahipsiz kalan” kitleler, sahip ve efendiyi reddetmeye başlamıştır. Bu, büyük bir cesaret demektir ve bu cesaret bulaşmaya başlamıştır. Üstelik önlerinde bir “model” de oluşmuştur. İktidarı aldıktan sonra ne yapacaklarına ilişkin bir tasarımları olmamış olsa da, yapılmış olan ile ilişki kurma olanakları ortaya çıkmaya başlamıştır.

İki nokta var. Birincisi, anti-emperyalist mücadele, geniş bir yelpazeyi kapsar ve eğer anti-kapitalist bir önderlikle yürütülmüyorsa, anti-kapitalist bir ideoloji ile yürütülmüyorsa, ufuksuz kalır. İkincisi, anti-işgal hareket, eğer silahlarını bırakıp geri çekilen emperyalist güçler varsa, aslında uzlaşmaya yatkın olur.

Ülkemizde anti-işgal hareket, giderek Yeşil Ordu gibi örgütlenmeler şeklinde gelişmekteydi ve dahası bazı komünist örgütlenmeler de gelişmeye başlamıştı. Ve bu sırada bir iç savaş hâline dönüşüyordu. Çünkü hareket, Osmanlı padişahlığını işgalin kuklası olarak görüyordu. Böylece, işgalciye karşı mücadele ile egemenin devletine karşı mücadele birleşmeye başlıyordu. Bu, eğilim olarak vardı.

Ama bu anti-işgal hareket, bir anti-emperyalist bilince dönüşemedi.

Dahası egemen, anti-işgal direnişin önderliğini alma fikrini örgütlemişti bile. Egemenin siyasal bilincinin gelişmişliğidir bu. Hareketin, olası iki önderliğinden biri komünist harekettir ve komünist hareket, Kemalist hareketle ilişki kurmak için uğraşırken, önderlerini Karadeniz’in derin sularında kaybetmiştir. Egemen, komünist hareketi, önderlerinden başlayarak boğmuş ve “bir komünist partisi lazımsa onu da biz kurarız” sözü ile hareketin liderliğini almıştır.

Fransız Devrimi’nden sonra, burjuvazi tarihsel ilericiliğini, radikalliğini kaybetmiştir. Mesela Alman uluslaşması, Fransız uluslaşması gibi radikal değildir. Fransız Devrimi, çok uzun olmayan bir sürede, feodal soyluluğun mülkiyetine son verirken, yanına aldığı köylü kitlelerin, işçilerin, tüm mülkiyete el koyma eğilimi ile karşı karşıya kalmıştır. O andan başlayarak, kendinden önceki egemenle, yeni egemen, uzlaşmaya başlamıştır.

Onun üzerinden iki önemli süreç geçti. İlki kapitalizm tekelleşti ve tekeller çağı, kapitalizmin olgunluk çağı olarak hem kapitalizmi bir dünya sistemi hâline getirdi hem de kapitalist-emperyalizm ortaya çıktı. Artık, uluslaşma anlam değiştirmeye başladı. İkincisi Ekim Devrimi diye bir süreç başladı ve kapitalizmden komünizme geçiş çağı başladı. Bu iki etken, burjuvaziyi büsbütün gerici hâle getirdi.

Sosyalizm hedefi olmadan, “ulusal kurtuluş” diye bir şey tarih sayfalarına gömüldü. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler’in tüm etkisine rağmen, emperyalizme bağımlı bir ülke olarak doğdu.

Söylediğimiz gibi, bu sürecin daha kapsamlı değerlendirilmesi, “Anadolu; Dün, Bugün, Yarın, Tarih ve Devrim” kitabında bulunabilir. O detayda bir çalışmayı burada özetlemek mümkün değil. Bu nedenle, biz, burada ancak, tartışmamız açısından sadece bazı önemli noktaları ele alıyoruz.

Belirtmek gerekir ki, TC devletinin oluşumunda, en başından beri iki süreç son derece nettir. TC devleti, emperyalist cephenin, Sovyetler’e karşı ortak bir karakolu olarak organize edilmeye başlanmıştır. Wilson Prensiplerinde, “Osmanlı’dan kalan topraklarda Türk unsurunun egemenliğine” diye kayıt düşülürken, aslında bu net olarak da ifade edilmiş olur.

Birincisi, anti-komünizmdir. TC devleti, zaten işgale karşı direnenlere karşı savaş içinde oluşmaya başlamıştır. Yunanlılara karşı savaş, aslında içeride süren iç savaş ile aynı anda sürmüştür. Çerkes Ethem’in tasfiyesi, bu açıdan özel bir örnektir. Anti-komünizm, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinde de net bir bilinçtir ve Nâzım, “Burjuva Kemal’in omuzuna binmiş/ Kemal kumandanın kordonuna/ Kumandan kâhyanın cebine inmiş/ Kâhya adamlarının donuna” diye, Kânunisani 28’i anlatmaktadır. Kânunisani, ocak demek oluyor, ocak ayının 28’i, yıl 1921’dir. Mustafa Suphi ve yoldaşları, 15’ler, Azerbaycan’dan, savaşa katılmak için, ülkeye, anlaşmalı olarak gelmektedirler. Ve Trabzon’dan bir tekneye bindirilerek Karadeniz’de boğulurlar.

“Sınıfsız, imtiyazsız bir toplumuz” bu anlama gelir ve işçi sınıfının varlığının inkârıdır.

İkincisi, Ekim Devrimi’nin halkları özgürleştirici etkisine karşın, Osmanlı’dan kalan topraklarda var olan halkların tek bir “ulus” hâline getirilmesi sürecidir. Bu, Fransız uluslaşmasından çok farklıdır. Alman uluslaşmasının tüm gericiliğine rağmen ondan da farklıdır. Alman uluslaşması, Almanca konuşanların tek bir devlette birleştirilmesi olarak özetlenebilir. Oysa Türk uluslaşmasında, devlet öndedir. Ziya Gökalp, ünlü Türkçüdür ve “bu devlete bir ulus lazım” diye bir cümle ile, durumu son derece net olarak ifade etmiştir. Milletlerin devletleşmesi yerine, devletin ulus yaratması sürecidir bu. Ve bunun da temeli vardır, Ermeni, Süryani, Pontus soykırımları hemen yakın tarihtir.

Böylece, Ekim Devrimi’ne karşı bir karakol olarak, bir set olarak örgütlenecek olan Türkiye’de, hem komünist etki hem de halkların özgürleştirilmesi etkisi, Ekim Devrimi’nin bu iki etkisi kırılmaya çalışılmıştır.

Derler ki, sınıflı toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. Bu iki etken eğer iyice anlaşılırsa, bu sınıf savaşımından burjuvazinin, yeni egemenin, eski egemenle uzlaşan yeni egemenin, ne denli gelişmiş bir siyasal bilince sahip olduğu anlaşılacaktır.

Buna bir şey daha eklemek gerekir, genç Türkiye Cumhuriyeti, elbette emperyalizme bağlı bir sömürge ülke olarak kurulmuştur. Sömürge olmak ayrı bir şeydir.

Ülkemizin aydınları, egemenin kadroları vb. gibi toplumun önde gelenlerinin tümünde, bu sürecin ikili karakteri, şu ya da bu tonda etkilidir. İkili karakter, bir yandan bir imparatorluğun kalıntıları üzerinde varlık, diğer yandan sömürge bir ülke olarak varlık. Büyük bir devletin kaybetmiş kadroları, yeni süreçte sömürge ülkenin kadroları hâline geliyor. Bu süreci 1908 Devrimi’nde de görmek mümkündür, yarım bir burjuva devrimdir ve uzlaşma sürecinin tüm özelliklerini taşır.

Bugün bize, cumhuriyetin kurulmuş olması, saltanatın kaldırılması kötü mü, diye soruyorlar. Aslında dediklerimizden hiçbir şey anlamayanlar değillerse bunlar, egemenin nesnel ajanlarıdırlar. Çünkü biz saltanatı savunmuyoruz. Biz, işgale karşı direnişin, aslında daha da ileriye gidebilme olasılığını, bu konuda komünistlerin öncülüğü alamayacak kadar siyasal bilinçten yoksun olmasını tartışıyoruz.

Cumhuriyet, elbette Osmanlı’dan farklıdır. Bunda bir sorun yok. Ama TC’nin oluşumundaki bu anti-komünist etki ile halkların imhası ve inkârını görmeyelim mi?

Eğer bunları görmezseniz, sonrasında sizin “gericilik” olarak tanımladığınız, bugün AK Parti’yi eleştirdiğiniz her şeyi, gerçek anlamda da göremez olursunuz. Ermeni katliamını görmezseniz, her zaman devletin içinde bir “kötü” ararsınız ve devleti sürekli aklarsınız. Bugün, Hrant cinayetini sadece Gülen hareketine yıkmak gibi. Bu, devleti aklamaktır. O meşhur “sarı öküzü vermek” ta oradan başlar. 6-7 Eylül olaylarını anlamak istiyorsanız, devlet eli ile burjuva yaratma siyasetini de anlamanız gerekir. Yağmacılık, kökleri Osmanlı’ya ulaşan bir tarihsel kalıntıdır ve burjuvazi tarafından çok sevilmiştir. Bugün Suriye’deki işgali anlamak, ancak devleti doğru anlamakla mümkündür. Ermeni katliamını “iki halkın birbirini boğazlaması” olarak sunmak, aslında egemeni aklamaktır. İki halk kim? Diyelim ki biri Ermeniler, tamam ama diğeri kim? Mesela Van’daki kim, mesela Sivas’taki kim? Mesela Koçgiri’deki Topal Osman mı halk, yoksa Karadeniz’deki Topal Osman mı halk? Hangi halk? Diyelim ki diğer halk “Türkler” ise, bu aslında Türklere de hakaret olmaz mı? Bu işin devlet neresinde?

Cumhuriyetin kadınlara oy hakkını olumlu bulacağız. Eyvallah. Bu durumda, Suphi ve yoldaşlarının katledilmesini unutmamız mı gerekecek? Diyelim ki, Sümerbank fabrikalarının devlet eli ile kurulmasını alkışlayacağız, eyvallah, ama İş Bankası’nı ne yapalım? Koç Holding’in yükselişini ne yapalım?

Biz, işgale karşı direnen halkı, kendi geçmişimiz sayarız. Ama ülkenin emperyalizme bağlanmasını nasıl alkışlarız? İçeride süren iç savaşı görmezden mi gelelim?

Bize bugün en çok söylenen şey şudur: “TC, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.” Öyle mi? Bunu nasıl alkışlayalım? Sadece AK Parti döneminde gerçekleşen Suruç, gar katliamlarını mı lanetleyelim, ya 1 Mayıslar? Ya 16 Martlar?

Hiçbir zaman laik olmamış olan bir ülkedir burası. Bunu görmezden mi gelelim? Siz, Diyanet İşleri kadrosunda 120 bin kadro bulunurken, bu devlete nasıl laik dersiniz?

Efendim, Fransız emperyalizminin Cezayir’deki katliamları var diye Fransız Devrimi’ne mi karşı çıkalım? Soruya bakın! Fransız Devrimi, 1789’dadır. Onun yarattığı aydınlanma vardır. Buna rağmen, Fransız burjuvazisinin, devrimin daha da ileri gitmesini önlemek, tüm mülkiyetin kamulaştırması taleplerini bastırmak için yaptıklarını, Fransız Devrimi hürmetine alkışlayalım mı?

İki sınıf var. Biri burjuvazidir, diğeri işçi sınıfı. Bu iki sınıf arasındaki savaş, sizin cephenizi seçmeninizi belirler. Ya işçi sınıfından yana olursunuz ya da bu çağın egemeni olan burjuvaziden yana. Ortada durmaya çalışan, aslında maskeli burjuva ajanı değil ise, en iyi ihtimalle bir “iyimser”, “iyi insan” rolünü çok seven bir tanınmıştır. Bizim “iyi insan”larımız, nedense her katliamdan, devleti korumak için, devletin içindeki kötü adamlardan söz edenler oluyor.

Çayan ve arkadaşları, 1960’ların sonlarında, ülkenin emperyalizmden kurtulması için, NATO ile gelişen kökleşmiş sömürge hâlinden kurtulmak için, “tam bağımsız”lıktan söz ederlerdi. Demek, sömürge olduğumuzu da kabul ederlerdi. Onların eksiği, devrimci enerjilerinde değildi, TC devletinin oluşumundaki bu iki yönü yeterince analiz etmemiş olmaları idi.

Sömürge olma durumunu anlamak, aynı zamanda içerideki egemeni doğru olarak anlamakla mümkündür. Sınıf savaşımı, her ülkedeki devletin şekillenmesinde önemli etkendir. Kaldı ki, dünya çapında süren sınıf savaşımının da her ülkeye etkileri vardır. Hitler’in kafatasçı yaklaşımı, 1930’lar Türkiye’sinde hemen ve kolayca yankı bulabilmişti. “Bu devlete bir millet lazım” anlayışı, bundan geri kalır bir anlayış mıdır ki?

Ülkemizdeki mücadele, ilerici olan aydınlarla, gerici olanların çarpışması değildir. Tersine, iki sınıfın savaşımıdır ve o savaşımının elitler düzeyine yansımasıdır bu. Bizim tarafın “aydın”ları, devlet karşısında konumlarını tam seçemeyince, devletin içinde iyi adam aramak, kötü adamlara suçları yüklemek yolunu tutmuşlardır. Buna egemen her zaman razıdır, çünkü sonuçta devlet aklanmaktadır. Gülen’e karşı Erdoğan’dan, Gülen’e karşı Veli Küçük tarzı kişilerden yana olmak, işte bu geleneğin ürünüdür. Oysa Erdoğan, bizzat Gülen örgütlenmesinin elleri üzerinde yükseltilmiştir. “Sahip”, hem Gülen’in hem de diğerinin sahibidir.

KİM, HANGİ CUMHURİYETİ İSTİYOR?

Cumhuriyetin 100. yılı 2023 demek oluyor. Kutlamalar, 100. yıl diye düşünülünce, garip ve komiktir. Egemen sınıflar, 100. yılında Cumhuriyet’i kutlamakta bir hayli ikirciklidirler. Birçok şirketin ticari reklamları “en görkemli” olanları sayılabilir.

Bunun nedeni, egemenin kendi içinde yaşadığı, uluslararası alanda süren paylaşım savaşımına da bağlı olan cepheleşmedir.

New York’ta, TC devleti, tam da Saray Rejimi’ne uygun tarzda, sonradan görme reklamcılık faaliyeti ile, “Türkiye yüzyılı” havası attı. Sonradan görmelerin “hava atma” şekilleri de, çok ama çok hava cıva oluyor.

Bir kamyon düşünün. Görmeyenler için. Arkası kapalı. Üstü hariç 3 kenarı vardır. Önünde kamyonun şoför mahalli, altında kamyonun tekerlekleri var. Bu nedenle, oralarda bir “Türkiye yüzyılı” görseli yok. Üst kısmı ise görülmüyor. Geriye arkası ve iki yan kenarı kalıyor. Buralarda görsel olarak ekranlar kullanılmış ve “Türkiye yüzyılı” tanıtımı yapılıyor.

Parasını devlet ödemiştir, bir şirket muhtemelen bir çete bu işi üstlenmiştir ve bir taşeron tutmuş olmalıdır. Ve her biri “iş”ten para kazanma peşindedir, muhtemelen. Ama bizi burası bu tartışmada ilgilendirmiyor. Reklam, Türkiye yüzyılını ilan etmektedir.

İngiliz yüzyılı diye bir kavram bilinir. Amerikan yüzyılı daha bilindiktir. Sanırım, İngiltere, İngiliz yüzyılını ilan etmek için, New York sokaklarında araba dolaştırmamıştır. ABD’nin de böyle yapmadığını biliyoruz. Sömürge ülke olmak budur, kamyon ile “Türkiye yüzyılı” ilan ediliyor.

Peki neden bu ilan, New York sokaklarında ilan ediliyor? Mesela neden Ankara’da, hadi Ankara’yı geçtik İstanbul’da ilan edilmiyor?

Sömürge ülke olma hâli ile görmemiş olma hâli birleşince, New York sokaklarında Saray Rejimi’ne özgü bir Saray soytarılığı gösterisi sergilenmesi, uygun olmalıdır. Tetikçi, efendiyi eğlendiriyor olmalı.

Ve bu olay, bizim konumuz açısından cumhuriyetin 100. yılında yapılıyor. Demek, Saray, kendine has bir cumhuriyet planına sahiptir.

Egemenin bir bölümü, Suriye’de işgal ettiği topraklara bakarak, Osmanlı sınırlarına ulaşma hayali kuruyor değil ya?

Kanımızca değil ama hani “ah” diye nara attıktan sonra, afyon çekmiş oldukları bir anda, Osmanlı İmparatorluğunun ne de büyük olduğunu içlerinden geçirmiyor değiller. Kolpacılık böyle bir şeydir ve Kasımpaşa kültürünün külhanbeylerine uygun değilse de, Kasımpaşa kültürünün muhbirlerine uygun olduğu konusunda şüphe yoktur.

Hayali kurulan cumhuriyet, efendi tarafından, Graham Fuller’e yazdırılmış “Yeni Türkiye” kitabında özetlenmiştir. Ilımlı İslam üzerine kurulu bu cumhuriyet hayali, Gülen eli ile Erdoğan’ı iktidara taşıyan projedir.

Bu proje, TC’nin AB egemenlik alanından, tam olarak ABD egemenlik alanına demirlenmesini öngörür. Zaten siyasal olarak, NATO kanalıyla, ABD kontrolündedir Türkiye. Siyasal alan dediğimizde, ordusu, polisi, siyasal partileri, hukuk sistemi vb. tümü içine girer. Eksik yönü ekonomidir ve bu nedenle, ekonomik alanda “yeni zenginler” yaratma projesi sürmektedir. Bu zaten, devlet eli ile burjuva yaratma uygulamasının bir çeşit versiyonu sayılabilir. Bu nedenle, büyük çaplı bir sermaye transferi gerçekleşmektedir. İnşaat, enerji, silah sanayii gibi alanlar, bu açıdan çok öndedir. Ülkeye giren bazı Arap ülkelerinden gelen sermaye, tam da buna uygundur. Elbette, AB’nin buna itirazı vardır. İmamoğlu, Yavaş vb. eli ile büyük kentlerin rantını iktidarın elinden kopartıp alırken, aslında bu itirazı ortaya koyuyorlardı. Ama ne ki, Ukrayna savaşı ile AB, bir güç olarak iradesini ABD’ye teslim etmiştir ve şimdi bu savaş, “daha az savaş-daha çok uzlaşma” ile gitmektedir. AB’nin tutumu budur. Bu konuda bir anlaşma yapmışlardır. Anlaşma Mart 2023’te yapılmışa benzemektedir. Buna bağlı olarak ABD-AB anlaşmasına bağlı olarak, ekonomi tamamen Şimşek ve Gaye memurlarına devredilmiştir. Erdoğan göstermelik hâle getirilmiş ve savaş kabinesi organize edilmiştir.

Demek ki, egemenin bir bölümü, bugünkü Saray Rejimi, tam olarak ABD tetikçisi olmayı seçmiştir. Suriye’de işgal edilen alandan elde edilen yağma, burjuvazinin iştahını artırmaktadır. Kanlı para, her zaman daha tatlıdır, soslu makarna gibi. Bu nedenle tadı damaklarındadır.

Yine de egemenin içinde bir kesim, bu arada, bu kargaşa içinde rakiplerini eleyip, İslamî bir ideoloji ile, yeni elitler hâline gelmek istiyor. Burada İslamî ideoloji, elbette işin maskesidir.

Ergenekon-Gladio yapılanması ise, ABD’yi, efendiyi, ikna etme peşindedir. Kendilerinin görevlere daha “layık” olduklarını düşündüklerinden olacak, “liyakatsizlik” diye cıyak cıyak bağırıyorlar. Sanki efendinin onlara ihtiyacı varmış gibi. Onlar, yıllardır “sırlarını” oluşturdukları/bildikleri devletin, daha çok kendilerine yakıştığını iddia etmektedirler. Onlara göre, ABD hizmetine daha uygun kadrolar kendileridir. Bu nedenle zaman zaman ABD’yi, her iki kanat da rahatsız edecek adımlar ya da tuhaf tepkiler vermektedir.

Eğer egemen adına politika yapan kalemşörlerin, zaman zaman “büyük Türkiye”, “Turan’ın ve İslam’ın lideri”, “bölgesel güç” gibi kavramlar kullanmaları yolu ile, sanki bir planları varmış, sanki bir cumhuriyet tasarımları varmış gibi yapmalarına bakmayın. Bunlar elbette önemlidir ama aslında proje, efendinin projesidir ve bu da “yeni Türkiye”den, bugün, “savaş kabinesine” dönüşmüş bir tetikçilik projesidir.

Demek oluyor ki, İslamî tonların öne çıkartılması ya da her yeri “vatan” ilan eden saldırgan politikalar, aslında ancak ve ancak efendinin kendilerini görevlendirmesi ya da fırsattan yararlanma girişimleri olarak ele alınabilir.

Bu çözülme içinde, birçok tarikatın dini daha da öne çıkartmaya çalışması, karşı tarafta “aaa laiklik elden gidiyor” çığlıklarına dönüşmektedir. Her iki taraf da, aslında kendine kitlesel bir güç toplamak istiyor. Böylece, İslamcılık ve Türkçülük, aslında sanki ayrı grupların savunusu imiş gibi, öne çıkartılmış oluyor. Mesela konu işçiler olunca, direniş olunca, bu İslamî ve dinî çevreler hemen birleşiyor. Konu Kürt devrimi olunca, iki koldan birden saldırıyorlar. Kontr-İslamî gruplar organize ediyorlar, ırkçı Neonazi gruplar organize ediyorlar.

Bu tablo, sanki İslamî ve laik çatışması varmış gibi bir algıyı da besliyor. Mesela Alevi örgütlerin devlet denetimli olanlarının, laiklik elden gidecek diye, Ergenekoncu, ırkçı eski kadrolara yanaştıklarını görebiliyoruz. Yine Aleviler içinde, dün Gülen ile başlayan tarikat tarzı örgütlenmeler yeniden öne çıkarılmaya çalışılıyor. Bu, çok yönlü bir devlet politikasıdır ve Kılıçdaroğlu da Erdoğan da aynı projenin değişik etaplarını uygulamaya çalışmışlardır.

Böylece egemen, hem kendi içinde var olan çelişkilerin doğası gereği hem de efendinin İslamcı-milliyetçi (Türk-İslam sentezinin farklı versiyonları) politikası gereği, kitleler içinde kendi ideolojisinin yerleşmesi için de yol almaya çalışmaktadır.

Öyle ise, egemenin nasıl bir cumhuriyet istediği bellidir. Egemen, efendiden ayrı, ondan bağımsız hayal bile kurabilecek hâlde değildir ve bu nedenle efendinin isteği dışında hareket etme kabiliyetine sahip değildir.

Sömürge olma hâli, bir tetikçi olma hâli ile birleşmektedir. Bu, efendinin doğrudan ya da daha doğrudan devreye girmesi demektir. Savaş kabinesi vurgusu bunu ifade eder ve ekonominin Şimşek ile Gaye’ye bırakılmış olması (gerçekte her ikisi de uluslararası alacaklılar konsorsiyumunun memurlarıdır) bunun ifadesidir.

İşte New York’ta başlayıp ülke içine yansıyan, halksız, kitlesiz cumhuriyet kutlama süreci, egemenin ufuksuzluğunun da, çökme ve çürüme hâlinin de göstergesidir.

İkincisi, eski devletin elitleri içinde tasfiye sürecine uğramış, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında konum kaybetmiş olanlar, çevrelerinde bazı “aydın”ları, daha çok da solu etkilemek için toplamış olanların cumhuriyet hayalleri var.

Bunlar, aslında egemenin işini de kolaylaştırıcı etki yaratmaktadırlar. Çünkü aslında bunlar, “yeni” cumhuriyet planına (ki hiçbir yeri yeni değildir ve “yeni Türkiye” projesi çökmüştür) karşı, aslında devleti savunmaktadırlar ki bu zaten devletin işine gelir.

Onlara göre, laiklik elden gidiyor.

Onlara göre, Türkiye “demokratik, laik sosyal bir hukuk devleti”dir. Sadece başında, “kötü” adamlar vardır. Mesela onların dönemindeki katliamlar bir nebze hoş görülebilir. Mesela ülkenin hiçbir zaman “laik” olmamış olmasının bugüne göre tercih edilir olması gerekir. Mesela onlara göre, 12 Eylül savunulamazsa da, bugünden çok daha iyidir. Madem öyledir, o hâlde şimdi 12 Eylül ile uğraşmamak gerekir.

İşte Kemalist-komünist ittifakı, bu temele dayanmaktadır. Onlar eski devlet değerlerini korumak istiyorlar, çünkü kendilerinin yeniden elit olmasının yolu budur ve komünistlerin de bugünkü iktidardan rahatsızlıkları var. Değil mi ki Saray Rejimi, “vatanı” düşünmemektedir. Öyle ise, bu ittifak yerinde olur.

Menderes çok mu vatanı düşünürdü? Evet, düşünmezdi ama bugün durum çok daha vahim, bu nedenle “cumhuriyetin kurucu değerlerine” dönmek gereklidir. Vatan Partisi, bu yolla MHP’nin eski yerine doğru kayarken, bazı sol gruplar da Vatan Partisi’nin eski yerine doğru kaymalıdır.

İşte “sahipsiz kalan kitleler”, tam da bu nedenle, yeni sahiplerini bulmalıdır.

Özetle, “laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti” sahiplenilmelidir ve bu elbette onlara göre Atatürk Cumhuriyetidir.

Böylece eski ve yeni cumhuriyet savunusu temellenmektedir. Buna, bazı sol vurgularla “kamu yatırımları” gibi vurguların eklenmesi, işin niteliğini değiştirmez.

Ama bu savunu, işçi ve emekçilerin, sosyalist bir cumhuriyet ilan etmelerinin, bu amaçla tüm güçleri ile işçi sınıfını iktidara taşımak üzere kurulu sistemi yıkmalarının önüne bir set kurma girişimi olarak işe yarayabilir.

Üçüncü alternatif işte işçi sınıfının iktidarına dayalı olarak, sosyalist cumhuriyetin kurulmasıdır.

Sosyalist cumhuriyet, Osmanlı ve Cumhuriyet seçeneklerinden birini seçmeyi reddeder. Sosyalist cumhuriyet, eski ve “yeni” cumhuriyet alternatiflerini birlikte reddeder. Sosyalist cumhuriyet, eski olmayan laikliği savunmayı reddeder. Sosyalist cumhuriyet, sadece bugünü Saray Rejimi ilan etmez, dünü de bugünü de katıksız bir burjuva diktatörlük olarak görür ve reddeder.

Sosyalist cumhuriyet, ülkede iktidarı almayı, işçi sınıfının iktidarını kurmak üzere devleti parçalamayı, tüm üretim araçlarına el koyarak zaten kamu malı olan üretim araçlarının kamu mülkiyetine geçmesini öngörür.

Sosyalist cumhuriyet, tekellerin, uluslararası sermayenin egemenliğini yerle bir eder.

Sosyalist cumhuriyet, sermayenin iktidarının yerine, işçi birliklerine, işçi meclislerine, işçi komitelerine dayanır.

Sosyalist cumhuriyet, her türlü aşağılanmayı, insanın insana kulluğunun sonucu binlerce yıllık ayrımcılıkları ortadan kaldırmayı hedefler. Cins, ırk, din ve dil ayrımlarına dayalı aşağılanmaların tüm sonuçlarını reddeder.

Sosyalist cumhuriyet, sadece Türkiye sınırları içinde değil, tüm bölgede, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da, sosyalist devrimlerin gelişimini destekler. Ve halkların kardeşliğini, isimsiz kardeşliği değil, gerçek kardeşliğini, özgürlüğe ve sömürüsüz bir dünya amacına uygun olarak savunur, bunu gerçekleştirmek için savaşır.

Sosyalist cumhuriyet, her türlü emperyalist egemenliği, sadece ABD egemenliğini değil, AB’nin egemenliğini de reddeder.

Sosyalist cumhuriyet, binlerce yıllık sınıflı toplum tarihi ile, ülkede, bölgede ve dünya çapında hesaplaşmayı öngörür. Barışın dayanağı buradadır.

Şimdi bize şu sorulacaktır: Bu olanaklı mıdır?

Elbette olanaklıdır.

Gözünüzü, egemen içindeki siyasete dikip onu seyretmekle yetinmezseniz, gözünüzü işçi ve emekçilerin direnişine dikerseniz, toplumun %80’inin işçi ve emekçi olduğu bir toplumsa, bu sorunun yanıtı olumludur.

Eğer siz, başarmak istiyorsanız, eğer siz gerçekten istiyorsanız, eğer bu uğurda gerçek anlamı ile bir mücadele yürütmeye hazırsanız, bu sorunun yanıtı evettir.

Eğer siz seçimlerle bu işi yapacağınıza inanıyorsanız, elbette bu sorunun yanıtı olumsuz olur.

Ama tarih, uzun evrimi boyunca, sıçramalarla ilerler. Bu sıçramaları anlamazsanız, devrimi anlayamazsınız.

Bugün mesele Erdoğan’ın gitmesi meselesi değildir. Zaten kendisi bir kukla gibidir. Mesele Saray Rejimi’ni devirerek, burjuva devleti tümden alaşağı etmek ve işçi sınıfının iktidarını kurmaktır. Sosyalist cumhuriyet, işte o zaman, gerçek anlamı ile halkın ezici çoğunluğuna dayanır.

İşçi sınıfının sosyalizm savaşımı, işçi sınıfının devrimci öncü örgütü aracılığı ile zafere ulaşır. Bunun yolunu bilim göstermektedir. Dün olduğu gibi, bugün de dünyada, toplumda diyalektik yasalar işlemektedir.

Bu mücadele ve devrim yolunu “uzun” bir yol olarak görenlere diyeceğimiz tek şey, haklısınız olur. Gerçekten bu uzun bir yoldur. Burjuva egemenliği yıkmak, binlerce yıllık sömürü ve aşağılanma tarihine son vermek, kolay da olmayacaktır. Ama hem yolu kısaltacak hem de zoru kolay hâle getirecek olan şey, bizzat mücadelenin kendisidir. Mücadeleye girmeyenlerin, bu yolu kısaltma dualarını samimi bulmayız.

Bu yol, konuşmakla, seyretmekle, kenarda durmakla, kendini güvenli alana mahkûm etmekle kısalamaz, kolaylaşamaz.

Derler ki, yola çıkmayanlar için yol olduğundan uzundur.

Derler ki, işe koyulmayan için iş hiçbir zaman kolaylaşmaz.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz