Ülke genelinde işçi hareketinde son birkaç yıldır yaşanan hareketlilik, emek hareketini izleyen çevrelerce pek çok yanıyla tartışılıyor. Daha önce görmeye çok alışık olmadığımız kimi iş kollarındaki (kuryeler, market-mağaza-depo işçileri, özel sektör öğretmenleri vb.) eylemler ve örgütlenme girişimlerinin yanı sıra metal, petrokimya, tekstil, belediyeler ve sağlık iş kolları başta olmak üzere, son birkaç yılda yüzlerce iş yerinde irili ufaklı grev, direniş, iş bırakma ve sendikalaşma mücadeleleri yaşandı, yaşanıyor. Henüz son derece dağınık, parça parça, lokal ve kalıcı mevzilere dönüşerek ilerleme bakımından istikrarsız olsa da eğer sınıfın ileri ve mücadeleci güçleri tarafından doğru değerlendirilebilirse, bu hareketliliğin sınıf mücadelesinin geleceği bakımından ciddi olanaklar sunduğuna kuşku yok.

Özellikle 2000’lerin başından itibaren, işçi sendikalarında daha önce hiç olmadığı kadar hakim hale gelen bürokratik ve kastlaşmış yapının iş birlikçi tutumunun da yardımıyla, emekçi sınıfların pek çok kazanımının gasbedildiği saldırılara tanıklık ediyoruz. Son birkaç yıldır yaşanan direniş, grev ve fiili grevlerin büyük oranda zam/ek zam talebiyle ücret eksenli olarak ortaya çıktığını düşünürsek, hareketin henüz bırakalım yeni kazanımlar elde etmeyi, son 20-25 yılda kaybettiklerini bile tam olarak talep eder durumda olmadığını kabul etmek gerekiyor. İşçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyinin öz güvenini, iddiasını ve taleplerini de belirlediğini unutmayalım.

AKP-Erdoğan iktidarları döneminde, gerici-tarikatçı örgütlenmelerin -en çok da işçi kitleleri içinde- yaygınlaşmasının, sınıfsal kimliğin ve çatışmanın üstünü örten dinci, muhafazakar ve milliyetçi eğilimlerin güç kazanmasının da işçi hareketini gerileten etkisini görmezden gelemeyiz. Bunu özellikle Antep gibi kentlerde mücadeleye girişen işçilerin profiline ve çoğu zaman sırf bu yüzden mücadeleyi ilerletmekten geri durmalarına bakarak bile söylemek mümkün. İşin bu boyutu başka bir yazının konusu olsun; bu yazı dizisinde daha çok işçi hareketinin bugünkü dağınık, örgütsüz ve son birkaç yıldır 6 ayda bir ücret savaşlarıyla, orada burada patlak veren direnişlerle kendine yol arayan durumunu, bu durumun sendikal örgütlenme ve sendikalarla ilişkisini Antep örneği üzerinden ele almaya çalışacağız.

Bürokrasinin yarattığı büyük tahribat

Son birkaç yıldır Antep’te yaşanan işçi direnişlerinin, ücretlerin daha önce hiç olmadığı kadar erimesi ve işçilerin hızlı bir şekilde yoksullaşmasına bağlı olarak, daha çok ücret temelli ortaya çıkması bakımından ülkenin pek çok yerinde yaşanan direniş ve grevlerle paralellik taşıdığını söyleyebiliriz. Ezici çoğunluğu tekstil iş kolunda ortaya çıkan bu işçi eylemlerinde, sendikal bürokrasiye yönelik artan tepki ve önemli oranda sendikalara güvensizlik bakımından da Antep ve ülkenin diğer yerlerindeki hareketler arasında ortaklık olduğu söylenebilir. Ancak Antep’te özellikle tekstil iş kolunda, sendikal bürokrasinin başka hiçbir işçi havzasında olmadığı kadar büyük bir tahribat yarattığını söylersek abartmış olmayız.

Antep’te ilki 2022 şubatında, ikincisi 2023 ağustosunda ve sonuncusu bu yılın şubat ayında başlayan ve kimi artçı direnişlerle devam eden üç direniş dalgasına bakarak, bu direnişlerin bize ne anlattığını ve geriye ne bıraktığını anlamaya çalışacağız. Ama bu direnişlerde işçilerin kalıcı bir örgütlülükten ve sendikalaşmadan uzak duran tutumunu anlamak için Antep’te sınıfın ana gövdesini oluşturan tekstil (halı, dokuma ve iplik) işçilerinin son 25-30 yılda yaşadığı deneyimleri bilmek gerekir. Antep’te yaşanmış en önemli ve kırılma yaratan işçi hareketlerinin, her seferinde sendikal bürokrasiyle yaşadığı çelişkiler ve hayal kırıklıklarına bakmadan, işçilerin sendikalaşmaktan uzak durma eğilimini anlamak pek mümkün değil.

Çok değil, bundan 15-20 yıl öncesine kadar Antep’te üç konfederasyona bağlı üç tekstil sendikası 20’den fazla fabrikada örgütlü ve toplamda 15 binden fazla üyeye sahipti. 2010’a kadar hemen her yıl üç beş fabrikada sendikalaşma girişimleri olurdu. Ve bunların büyük çoğunluğu da yetki için yeterli üye çoğunluğu sağlanmasına rağmen, sendika yönetimlerinin mücadeleden uzak duran ve işçileri patronların insafına bırakan bürokratik tutumlarından dolayı başarısızlıkla sonuçlanırdı. Bu sendikalardan TEKSİF ve Öz İplik-İş örgütlü oldukları bütün fabrikalarda patronlarla açıktan iş birliği yaparak, ileri işçileri tasfiye ederek Antep’te işçi hareketinin gelişmesinin önündeki en büyük engel oldular. DİSK/Tekstil ise aynı ölçüde açıktan iş birliği yapmasa da bürokratik ve uzlaşmacı yönetimiyle diğerlerinden pek farklı bir sendikal anlayışa sahip değildi. Antep’te 15-20 yıllık işçilik geçmişi olup da bu sendika yönetimleriyle “bir satış hikayesi” olmayan ya da bu hikayeleri bilmeyen işçi sayısı çok azdır.

Çemen tekstil direnişi

Bu satış ve ihanet hikayelerinin zirvesi 2010 yılında 75 gün süren Çemen Tekstil grevinde yaşandı. Bir buçuk yıl süren örgütlenme ve yetki sürecinden sonra patronun sendikayı tanımama tutumuna karşı DİSK/Tekstil yönetimi grev kararı almış, ancak grev 60 günlük sürenin son gününde öfkeli işçilerin sendikayı basması üzerine başlatılmış, bu süreçte ise patron iş yerini grev kırıcı işçilerle doldurmuştu. Sendika yönetiminin mücadeleyi engellemeye yönelik bütün girişimlerine rağmen, kurdukları komiteyle inisiyatifi eline alan Çemen Tekstil işçileri, son derece militan ve kararlı bir tutumla, patronu dize getirmiş ve sendikayla masaya oturmak zorunda bırakmıştı. Ancak, dönemin DİSK genel başkanı, tekstil genel başkanı, genel sekreteri ve şube yönetiminin işçilerden habersiz bir şekilde 3 aylık (kağıt üzerinde bir yıllık ancak 9 ayı geriye dönük) bir sözleşme yapıp, tekrar yetki başvurusunda bulunmamak üzere de patronla anlaşarak işçilerin kazanımını masada peşkeş çekti

Çemen Tekstil ihanetinden sonra Antep’te tekstil işçileri uzun yıllar boyunca sendika defterini açmadı. 2019 yılına kadar bir iki istisna dışında hiçbir sendikal örgütlenme girişimi olmadı. Çemen’den sonra Başpınar OSB’de yaşanan bütün direnişler ya tamamen sendikasız işçilerin ya da sendikalı işçilerin sendikalara rağmen yaptığı direnişler oldu. Bunlardan en önemlisi 2012 yılında 6 ayrı fabrikada toplam 5 bin işçinin katıldığı ve 10 gün süren Başpınar grevidir.

Ünaldı’yı unutmadan

Daha geriye gidersek, sadece Antep’in değil Türkiye’de işçi hareketinin en önemli direnişlerinden biri olan ve zaferle sonuçlanan 1996’daki Ünaldı dokuma işçileri direnişini hatırlamak lazım. İşçilerin etrafında örgütlendiği bir dernek öncülüğünde yaşanan ve bir ay süren bu direnişin ardından dernek yönetimi bu birliği kalıcı bir örgütlülüğe dönüştürmek için TEKSİF’te örgütlenmek istemişti. Ancak TEKSİF yönetimi, Ünaldı işçilerinin ve örgütlenmeye öncülük eden işçi önderlerinin mücadeleci anlayışını kendisine tehdit olarak gördüğü için, dokumanın en büyük iş yerlerinden olan 11 iş yerinde yetki alınmasına rağmen toplu sözleşme yapmayarak Ünaldı işçilerini yüzüstü bırakmıştı.

Başpınar Grevi'nde bekleyişe olan işçiler
Fotoğraf: Mehmet Türkmen/Kişisel arşivi

Patron icazetli sendikacılığın vardığı yer

Antep’te tekstil iş kolunda iş birlikçi sendika yönetimlerinin yarattığı tahribatın boyutunun daha iyi anlaşılması için şu çarpıcı bilgileri paylaşmakta fayda var. Türkiye’de, deri ve hazır giyim sektörü de dahil olmak üzere, tekstil iş kolunda çalışan 1 milyon 300 bin civarında kayıtlı işçinin yüzde 10’u Antep’te bulunuyor. Yüzlerce fabrikanın ve 130 binden fazla tekstil işçisinin bulunduğu kentte iş kolunda sendikalı işçi oranı yüzde 3’lerde. İşçi sayısının ve işçilerin mücadele geleneğinin Antep’le kıyaslanamayacak kadar geride olduğu Urfa, Malatya, Batman gibi illerde bile sendikalı işçi sayısı Antep’in üç dört katı. Normalde bir bölgede işçilerin sendikalaşma düzeyinin o bölgedeki işçi hareketliliği ve mücadele düzeyiyle orantılı olmasını beklersiniz. Ama Antep, Türkiye’de bu orantının en ters olduğu işçi kenti olarak öne çıkıyor.

Gelinen aşamada Türk-İş’e bağlı TEKSİF’in örgütlü olduğu tek fabrika Sanko Tekstil ve bu fabrikada da örgütlülük sendikanın yönetimini tamamen kontrol altında tutan Sanko patronunun özel teşvikiyle devam ediyor. Yetki aldığı hemen her fabrikaya, işçilerin başka bir sendikada örgütlenmesini engellemek için patronlar tarafından sokulan Hak-İş’e bağlı Öz İplik-İş’in elinde kalan son iş yeri ise Boyar Kimya. Orada da hemen her yıl işçiler toplu istifa girişiminde bulunuyor. Öz İplik-İş’in geçen yıla kadar örgütlü olduğu Ünal Sentetik’te (çuval) işçiler patronun sendikayla yeniden sözleşme yapmaması için ayaklandı, işçilerin tepkisi sonucu sözleşme yapılmadı ve sendikanın yetkisi düştü. Yani Öz İplik-İş’e duyulan tepki öyle bir noktaya ulaştı ki işçiler “Sendika istemiyoruz” dediler. DİSK/Tekstil ise 2019’da değişen bölge temsilciliği ile iki yıllık sürede Başpınar’da ciddi bir mücadele ve örgütlenme deneyimi ortaya çıkarsa da sendika merkezinin iş birlikçi bir tutumla bölge temsilcisini görevden almasından sonra Antep’te tamamen silinmiş durumda.

BİRTEK-SEN’in kurulması ihtiyacını ortaya çıkaran da bu tablo oldu. Bu tablo ışığında Antep’te son iki yıldır yaşanan yaygın işçi direnişlerini, bu direnişlerin ne biriktirdiğini ve tam da bu direnişlerin içinde doğan BİRTEK-SEN’in rolünü bir sonraki yazıda tartışmaya çalışacağız.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz