Bir de bu var işte. Alıştık artık filan diyeceğim de alışamıyoruz bir türlü, alışmayalım da zaten.

Bir de bu var. Hani, “Sen komik bir âdemsin / portakal oğlu zâdemsin” diyordu ya Nâzım birileri için, işte onun gibi bir şey… Komik değil ama hiç komik değil artık. ‘Oluk oluk kan akıtmak’ şimdilik bir fantezi gibi duruyor olabilir ama ‘irin’ gerçek! İğrenç kokusuyla, vıcık vıcık yapışkanlığıyla gerçeğin ta kendisi! Her gün üstümüze üstümüze akıyor televizyonlardan, gazete sayfalarından, bilgisayar ekranlarından, yaşamımızı kirletiyor, bir balçık tabakası gibi gözeneklerimizin üstünü kapatıyor…
Yüz binden fazla üyesi olan bir avukat örgütünü, Barolar Birliği’ni yönetiyor adam. Yani, onun gibilerin sayesinde artık çoktandır geçerliliği kalmasa da, şu ünlü ‘üçlü’nün (savcı-yargıç-avukat) en önemli parçasını temsil ediyor… gibi görünüyor en azından.
Utanma yok, sıkılma yok. Cahillik, haddini bilmezlik tavanlara vuruyor. Polis midir, savcı mıdır, cellat mıdır, hepsi birden midir, kimse bilmiyor. Eskiden meyhane duvarlarında Neyzen Tevfik’e atfedilerek çerçeveli yazılırdı: “Konuşmasını biliyorsan konuş ibret alsınlar / Bilmiyorsan konuşmasını sus da adam sansınlar.” Heyhat! Onu da bilmiyor. Adliye kapılarında avukatlar yerde sürüklenirken tam siper! Üç günde bir uyduruk sebeplerle avukatlar tutuklanırken tam siper! Müvekkiliyle görüşen avukatların kolu kanadı kırılırken, tam siper! Ama iş, çocuklarımızın katledildiği ‘devlet’ dersine gelince tek bir kırık notu yok! Mangal külünden göz gözü görmüyor! ‘Silahsa silah’ diye haykırıyor bir gün; ertesi gün ‘köklerini kazıyalım’ diye höykürüyor, sanırsın Ulubatlı Hasan’dır surlara tırmanıyor!
Talê köylüleri cenazelerini ağıtlarla kaldırırken, hukukta ‘işbirlikçi’ diye bir adamı katletmek var mıdır, sormuyor, merak etmiyor!
Kentler yıkılıp dümdüz edilirken, bodrumlar bombalanır, analar çocuklarının cesedini buzluklarda saklarken, ağzını açıp tek kelime bile söylemiyor.
Barış akademisyenlerine ‘mütareke aydınları’ diye hakaret yağdırırken cengâver, “dokunulmazlıkların kaldırılması PKK’ya yarar” derken strateji uzmanı, ‘kökünüzü kazıyacağız’ derken Jandarma Genel Kumandanı!
Vatan söz konusuysa çünkü gerisi teferruattır!
Hukuk da öyledir zaten, teferruat!
“Nuriye ile Semih adlı açlık grevi yapan kişilerin tutuklanan avukatlarının tutuklanma gerekçesinde, Nuriye ile Semih’in avukatı olmaları yoktu” diyor mesela. Dünyanın hiçbir yerinde, Naziler dâhil hiçbir rejim, avukatı avukat olduğu için, gazeteciyi gazeteci olduğu için tutuklamaz! Bunu biliyor mu? Bilmez mi hiç? Senden benden iyi biliyor!
“Polisin öldürdüğü DHKP-C’li teröristin üzerinden çıkan listede tutuklanan bazı avukatların adı geçtiği söyleniyor. Ben bu listenin değersiz olduğunu söyleyemem” diyor bir de. ‘Reis’ten ne öğrendiyse o! Polis, savcı, yargıç, gardiyan… Listeyi görmüş mü? Hayır! Dosyayı görmüş mü? Hayır! Olay yeri keşfine mi katılmış? Hayır! Peki, gerçekten bir kişinin üzerinden bir ya da birkaç avukatın adının çıkması, o avukatların tutuklanma sebebi midir? Hayır! Hepsini geçtim, tutuklanan avukatın kafasını gözünü kırmak yasal mıdır? Hayır!
Kim söylüyor bunları? Bir avukat! Bir Baro Başkanı… Bir Baro Başkanı, kendi üyelerinin tutuklanmasına gerekçe yapılan bir listenin, (somut değil, ‘olduğu söylenen’ bir listenin) ‘delil değeri’ taşıdığını biliyor! Nasıl biliyor? Görmeden biliyor! Bir o biliyor, bir de Süleyman Soylu! Memleketin geri kalanı zır cahil!
Bu kadarla bıraksa, yine iyi! Yetmiyor, yetinmiyor, duramıyor, kendini tutamıyor, haddini aşmakta sınır tanımıyor, “Nuriye ile Semih’i evlat edinecek bir sempati içinde olmamı kimse benden beklemesin” diye buyuruyor efendi paşa.
Portakal oğlu zâdem! Bir deri bir kemik kalmış insanları ‘kaçma şüphesi’yle zindanda tutmanın hukuka uygun olup olmadığını dert edinmiyor; tek satırla işten atılmış insanların çığlığını duymuyor, evlatlık işine giriyor, sanırsam onu da celeplik gibi bir şey sanıyor!
Ama öyledir, biz biliriz, bu bir kromozom meselesidir. Bir ucu, işkenceyle katledilmiş devrimcilerin bebelerini ‘evlat’ edinen Arjantin paşalarına, diğer ucu Dersim’in öksüz-yetim kızlarını çalıp evine ‘besleme’ yapan jandarma başçavuşlarına kadar gider o genetik halkalar. Her zaman önce kasaplık sonra şefkat gelir, tarih öyle akar çünkü. Bizim tarihimiz ve sizin tarihiniz…
***
Geçti o devirler efendi paşa!
Haddini bil, haddini!
Biz bu çocukları sokakta bulduk!
Sahipsiz mi sandın?
Özgürlükçü Demokrasi’de yayımlanmıştır…


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz