Size de oluyor mu hiç? Böyle çarşıda pazarda, vapurda ya da bir meydanın orta yerinde birden bire durup kendi kendinize deli deli sorular sormak… ‘Burası neresi? Neden başka bir yer değil de buradayım? Neden bu solgun yüzün altında, bu beyaz derinin içindeyim ve muazzam büyüklükteki şu evrenin içinde benim sefil ömrümün nasıl bir özel yanı var?’

Felsefe dedikleri şey de ilk böyle başlamıştır herhalde; dünyadan ayrılıp kenara çekilmek ve kafayı sıyırarak bütün her şeye yeniden bakmak… Akıllı işi değil yani! Tavsiye edilecek bir tarafı yok, denemeyin!
Akıllı işi değil ama özellikle ‘yerli’, ‘milli’ gibi laflar havada uçuşurken yararlı. İnsan bir anlığına durup kendini şöyle bir kenara çektiğinde ve ‘iyi saatte olsunlara’ karışıp yukarılardan bir yerden duruma baktığında her şey o kadar komik görünüyor ki!
‘Coğrafya kaderdir’ diyor ya İbni Haldun, ne desin adam? Tarih başka bir şey çünkü… Neden başka bir yerde değil de burada, tam burada doğduğumuz hakkında en küçük bir fikrimiz bile yok; bu tamamen soğuk kış geceleri ve anne babaların can sıkıntısıyla ilgili bir şey! Bazen deriz ya hani, şundan doğaydım, şurada yaşayaydım, boş laf! Çünkü o zaman zaten sen şimdiki sen olmuyorsun, başka başka milyonlarca hücre tepişip durduktan sonra rengi başka huyu suyu başka birini ortaya çıkarıyor. Şimdi, burada doğuyorsun, çünkü -kendimden misal- demiryolcu bir adam bakkal çırağı bir kız çocuğunu gözüne kestiriyor ve gidip babasından isteyip alıyor filan. Sonra yine kromozomlar, x’ler y’ler birbirine yapışıyor ve ortaya böyle hafif kumral, birkaç yamukluğu olsa da kendi çapında yakışıklı (!) biri doğuyor. Sonra da onu ‘imal ettiği’ için patent haklarını ve isim verme önceliğini elinde tutan adam, ‘bunun da adı şu olsun’ diyor. Hatta sonra düşünüp, ‘Tüü bak unuttuk, Muharrem ayındayız la’ diyerekten önüne bir de ‘M’ ekliyor… O kadar saçma yani! Bütün bunlar Kuzey Dakota’da olsa, akşam rakı içip sabah namaz kılan bir adam yerine, ‘ateş suyu’ zıkkımlanıp Manitu’ya adak adayan başka biri söz konusu olacak; adımı da ‘titrek tavşan’ gibi bi’şey koyacak!
Yani düşünsenize, otuz yaşında bir adam, ’45-50 milyon euro verdim şuna’ diyor, 45 ile 50 arasındaki 5 milyonu ‘küsurat’ diye küçümseyerek. Ben Karaköy PTT’sinde, fatura kuyruğundayım bunları okurken, makinanın düğmesine basıyorum ve 21 numarayı veriyor, gidip panoyu görebileceğim bir yere oturuyorum. Benden önce daha 8 kişi var bekleyen ve koca galaksiler sistemindeki aciz varlığım açısından o 8 kişinin işini bir an önce bitirmesi çok önemli. ‘Coğrafya kader’ ama faturayı ödemezsen keserler adamın elektriğini! Fakirlik bozuyo insanı. Bi defasında benim kayınbiraderle ‘milli piyangonun yılbaşı ikramiyesi bize çıksa n’aparız’ diye konuşuyorduk, ‘şu çamaşır makinasını tamir ettirelim abi’ demişti. Anamız fakir doğurmuş bizi işte, göbek bağımızı keserken ufkumuzu da kesip atmış, bir görebildiğimiz yarın, ötesi yok! ‘Yerli’yiz çünkü!
“Milliyetçilik, sizin, orada doğduğunuz için bu ülkenin diğer tüm ülkelerden daha mükemmel olduğunu zannetmenizdir” diyor Bernard Shaw.
‘Hepimiz ülkemize yöneltilen bu hain komploya karşı birleşmeliyiz’ diyor adamın biri de. ‘Allahtan kasım ayındayız daha’ diye mırıldanıyorum ben bu arada, kış gelince faturalar fena artıyor! İklim de ‘kader’dir çünkü, büyüdük, öğrendik. ‘Kader’ olmayan şey, üstüne giydiklerindir… 90 bin asker öldü de Sarıkamış’ta, Enver nasıl turp gibi geldi? Herifin üstündeki kaput sağlam!
Hiç unutmam, 17 Ağustos depreminde biz beşinci kattaydık da ikinci katta çatlaklar vardı biraz. Benim kayınbirader ona da ‘boş ver abi, çatlak ikinci katta, bi’şey olmaz’ demişti. İyi adamdır, bildiğin ‘yerli’ işte! Jeoloji de kaderdir çünkü, insan sallanınca anlıyor; kader olmayan kolonlardaki çimento miktarı…
***
Kırmızı panelde 21 yazıyor bu arada, sıra geldi işte bak, gideyim, doğalgaz faturası gelmişse onu da ödeyeyim bari. Bu memlekette kimse yiyip içtiğinin faturasını ödemiyor, âlemin kerizi biziz ya…
Eve giderken de çekirdek alayım biraz; Zarrab bu gece biraz daha konuşacakmış, öyle diyorlar…
Saha mı? Saha henüz boş… Seyircisiz oynama cezası veriyorlar ya hani takımlara; bizimki biraz farklı. Seyirci var, sahada kimse yok.
Ha, böyle gelmiş de böyle gider mi derseniz, hayır. Mutlaka bir yol bulunur, bulunacak. Ama o yol, New York Adliyesi’nden geçer mi, orası biraz şüpheli.
Bakacağız artık; şu naklen yayın bitsin…
Özgürlükçü Demokrasi’de yayımlanmıştır…


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz