Çürüme üzerine birçok şey söyleniyor. Kimisi çürüme denildi mi, sistemin otomatik yıkılacağının kastedildiğini sanıyor. Kimisi, bunun bir ahlâkî değerler alanında yozlaşma olduğunu, sadece bu olduğunu varsayıyor. Ama giderek, daha fazla, kapitalist sistem ve çürüme üzerine yazıldığını görüyoruz.

Çürüme sadece bizim toplumumuza ya da sadece herhangi bir toplumun belli bir anına özgü değildir. Çürüme kendi içinde bir süreklilik taşıyor. Tekeller çağı çürüme çağıdır.

Bizim, az okumuş-hiç anlamamış, devrimci saflarda emaneten yer almış solcularımız, “çok okumuş adamlar”ı, bu çok okumuş olanlardan da en çok burjuva yalakası olan “aydın”ları, çok ama çok dinlerler. Onlar da söylerler, “Marksizm, tekeller çağı çürüme çağıdır, der. Der ama hani nerde? Kapitalizm ayakta duruyor işte.” Bizim saflarda emaneten duran, geçici bir sosyal medya pozu vermek için kareye giren az okumuş-hiç anlamamış solcularımız, bunun üzerine atlarlar. Çünkü onlara, mücadele etmemelerine temel olacak açıklamalar gerekir ve bu yöndeki her açıklamanın üzerine atlarlar. Sibel Hoca’nın, Temel Hoca’nın ve Deniz Adalı’nın üzerinde durdukları post modernizm de dâhil, devrim için mücadele etmeyi önermeyen, yani işlerine yarayan ne varsa, hemen alıverirler.

Tıpkı, “hani devrim olacaktı” diyen samimi ya da gayrisamimi insanların sorularına benzer bir hâldir bu. Hani, tekeller çağı çürüme demek idi, o hâlde niye yıkılmadı?

Biz Kaldıraç Hareketi olarak, 10 yılı aşkın zamandır bir savaştan, üçüncü dünya savaşından vb. söz ediyoruz. Bize, bugünlerde gelip, “hani savaş diyordunuz, savaş nerede” diye soranlar oluyor. Çünkü, onlara göre savaş, ancak kendi evlerine bomba düştüğü zaman savaştır. Öyle ya, biraz başlarını dikleştirip, gözlerini çevreye çevirseler, “savaş nerede” diye sormaktan utanırlar.

Bir sistem çürüyorsa, onu yıkmak için bir özne gerekir. Yoksa sistemin çürümesi, kendi kendine yıkılacağı anlamına gelmez. Tamam, mücadele etmek istemiyorsunuz ve söylenenleri hep öyle anlıyorsunuz. Ama çürümeyi otomatik yıkıma götürecek bir şey yoktur, ona mutlaka bir özne gerekir. Bazan çok güçlü, bazan son derece sıradan bir özne. Devrim olacaksa, kendi kendine olmaz. Otomatik kuluçka makinası değildir toplum. Devrim, mutlaka bir özneye ihtiyaç duyar ve eğer bir insan devrimci ise, dürüst ise, “devrim olmuyor, acaba neyi hatalı yapıyoruz” diye sorar. Yoksa, başkalarının devrim yapmasını bekleyerek “devrim olmuyor işte” demez. Deneyeceksin, soyunacaksın, işe koyulacaksın, bu yolda yanacaksın, yoksa devrim olsa bile sana ne ki?

Tekelci kapitalizm, çürüme ile birlikte vardır. Tekelci egemenlik çürüme de demektir. Artık çürüme süreklidir. Artık sürekliliği olan bir çürüme tüm toplumu, tüm kapitalist dünyayı sarmıştır, sarmaktadır.

Eğer siz çürümeyi, belli bir dönem görmüyorsanız, bunun nedeni, çürüme hâline alışmanız, çürüme hâlinin “normalleşmesi”dir. Sürekli lağım kenarında yaşayan bir insan, orasının kokusuna alışır ve eğer koku yeniden yükselip yeni bir zirve yapmamış ise, durumun normal olduğu sanılır. Bir gün bölgeden dışarı çıkıp tekrar geri gelirseniz, o zaman kokuyu fark edersiniz.

Demek ki artık çürüme olağan hâldir.

Buna rağmen, bugün bizim ülkemizde yaşanan çürüme, yeni bir zirvedir ve buna alışana kadar çürümeyi fark edenlerin sayısı artacaktır.

Çürüme sadece krize ait değildir. Kriz, onu daha da artırmaktadır. Mesela Kürtlere karşı sürdürülen kirli savaş, çürümenin bir dönem zirvesidir. Kriz, çürümeye yeni zirveler yaptırır. Ama savaş, bu konuda daha ağır katkılar yapar.

Dünyada ve bölgemizde sürmekte olan savaş, çürümeyi daha da artıracaktır, artırmaktadır.

Egemenin bunalımı, tüm toplumu sarmaktadır.

Egemenin ve sistemin çürümesi, tüm toplumsal kesimleri de etkisi altına almaktadır.

Ekonomik kriz, işçi ve emekçilerin fakirleşmesine yol açmaktadır. Yaşamak pahalı hâle gelirken, ölüm ucuzlamaktadır. İnsanlar, yaşamak için satabilecekleri her şeyi satmakta, düşebilecekleri en ağır durumlara razı olmakta, en olmadık çalışma koşullarında çalışmaya mahkûm hâle gelmektedir. Bu sadece fakirleşme değildir, bu aynı zamanda bir uçta değerlerde bir çürümeye de neden olmaktadır.

Saray çalıp çırptıkça, sokaktaki herkes, bu yağmadan pay alabileceği koşullar, “şanslı hâller” arama işine girişmektedir. Saray, her çeşit lümpen için bir sığınak, her çeşit tecavüzcü için bir korunak, her çeşit katil için ekmek kapısı, her çeşit müptela için askerlik yeri hâline gelmektedir. Ve çürüme, tüm bu tablonun içinde, her yönü ile, zirveler yapmaktadır.

Bu koşullarda, akıl sağlığını korumak, özel bir öneme sahiptir.

Ülkemizde, Saray Rejimi, öyle bir siyasal pratik göstermektedir ki, hiçbir komedi bu kadar rezil bir şan elde edememektedir. İşte artan itibar bu olmalıdır.

Bahçeli’nin Yeşilçam’ın en çapsız ve arabesk şarkıcıların en pespaye kliplerini birleştirerek elde ettiği, bahçede yürüyen yalnız adam klibi bir örnektir.

Bir başkası ise, Özgür Özel ile Erdoğan görüşmesinde, “boş koltuk” fotoğrafıdır.

Mehmet Uçum’un açıklamaları, Selvi’nin yazıları, Diyanet İşleri Başkanı’nın araba merakı Saray’ın “uzmanları” ile, Saray’ın soytarıları arasındaki farkın ne denli ortadan kalktığını göstermektedir. Soytarı uzman olurken, uzman soytarı hâline gelmektedir.

İşte bu koşullarda akıl sağlığını korumak önemli.

Şimdi, bizim liberal solcularımız, eylemsizliği eylem hâline getirmiş her şeyi bilen solcularımız, aydın adı takılan cehaletin temsilcisi hâline gelmiş korkak yazarlarımız, iktidarın yalaka uzmanları, dolara biat eden profesörlerimiz, sözüm ona muhalif gazetecilerimiz, hepsi ama hepsi, bu sahneler üzerine beyin egzersizi yapıyorlar.

Ne yapalım, onların egzersizleri de bu. Gerçeği örtmek için ya da tersine bir bulmaca çözer gibi uzmanlıklarını sergilemek için sürekli konuşuyorlar.

Efendim, acaba, Bahçeli bu video klipte kime sesleniyormuş, Erdoğan’a mı, sevgilisine mi, yoksa başka birisine mi? Mesela kime, Şenkal Atasagun’a mı? İşte size büyük tartışma. Konu yok ya! Başka konuşacak bir şey yok ya, sahneye konan bu saray imalatı video klip, esas gündem olmalıdır. Kime mesaj göndermiş?

Beyinlerini çalıştırmak mı istiyorlar? Bilemiyoruz. Ama başlıyorlar, “efendim, elbette bu video klip Erdoğan’ı hedefliyor.” Öyle mi, sahi mi?

Ama şöyle bir soru yok; arkadaş bu ne, bu nasıl bir mesaj, bu nasıl bir siyasal tutum, bu nasıl bir komedi? Kime ise bu mesaj, neden kendisine legal ya da illegal yollarla iletilmiyor da, bir Yeşilçam bozması video klip devreye sokuluyor? Hepsi, kameraların arkasında gülüyorlar, kimisi masanın başında, kimisi bir köşede ağzını kapatarak, kimisi bir tuvalette kameralara görünmemeye çalışarak gülüyorlar. Ama sonra TV kameralarının karşısına çıkıp, büyük bir ciddiyetle, video klibi tartışıyorlar.

Ne diyelim, egzersiz iyidir ama bu kimsenin akıl sağlığını korumaz. Tersine, varsa biraz akıl, onu da alıp götürür.

Mesela şöyle sorabilirsiniz; acaba, bu video klip ile, Sinan Ateş dosyası (o da ayrı bir tiyatrodur) arasında bir bağlantı var mı? Eğer öyle ise, Bahçeli’nin video klip denemesi, çok zayıf bir yanıttır. Sinan Ateş dosyasının, Atasagun ve Bahçeli için bir tehdit olduğunu bilmeyen yoktur. Ama bunun karşısında ne istendiği, henüz açıklanmamıştır.

Bu bir olay, başkaları da var.

Özgür Özel, Erdoğan ile 2 Mayıs’ta görüştü.

1 Mayıs’ta Saraçhane’ye gelip, 10 dakika kalıp, tuhaf açıklamalar yaparak giden Özel, Erdoğan ile görüşmeye gitti. Koşarak. Video klibi çekilse, Bahçeli burada hangi şarkı ile yürürdü?

Efendim, görüşmede “boş koltuk” varmış. Fotoğraf böyle verilmiş. Başlıyorlar; acaba bu boş koltuk niye var? Boş koltuk ile Erdoğan ne mesaj vermek istemiş? İşte size büyük tartışma. Özel’i nezaketsiz bir biçimde mi ağırlamış?

İyi ama, Özel, görüşmenin içeriğini niye açıklamıyor? Özel “gizli bir görüşme” mi yapıyor? Bu sorular yok. Öyle ya, Özel, birinci parti olarak çıkmıştır seçimlerden ve Erdoğan’a “sizi tanıyorum” ziyareti mi yapıyor? Böylece, 28 Mayıs seçimleri, gayrimeşru seçimler, tüm sonuçları ile meşrulaştırılıyor mu?

Ama bunu konuşmak yok.

Acaba o koltuk niye boş? Efendim, koltuk boş, çünkü Erdoğan, böylece Özel’e nezaketsiz davranmış oluyor. Neden ki, mesela koltukta bir saksı olsa, nezaket kurallarına uymuş mu olurdu? Tutmadı mı, egzersize devam. Koltuk niye boş, acaba, o koltuk, hep boş mudur? Öyle ya, başkaları ile de görüşürken Erdoğan, o koltuğu hep boş tutuyor. Peki, mesajı ne bu koltuğun?

Peki, acaba Özgür Özel’in yanındaki kişi, Tan, neden oradadır? Tan, dün AK Partili mi idi? Peki bugün Tan, CHP’li midir? Acaba Tan ile Özgür Özel arkadaş mıdır? Dahası, Özel ile Tan acaba ne zaman ve kaç kere kahve içmiştir de, şimdi birlikte Erdoğan’ın karşısına çıkmaktadırlar? Yoksa Tan, Özel olur da görüşmeye gelmekten vazgeçer diye, bir korucu olarak mı devrededir? Ve acaba Tan, boş koltuktan daha mı “değersiz”dir? Tan, yerine boş koltuğun tartışılması, çok mu anlamlıdır?

Acaba koltuk fotoğraf verilirken mi boş? Fotoğraftan sonra koltuğu birisi mi dolduruyor? Öyle ya, koltuğun hep boş olduğundan emin miyiz? Bunlar da bizim sorularımız olsun. Neden Erdoğan ne mesaj veriyorsa, bunu şifre ile veriyor? Tartışma olsun ve “uzmanlar” bunu tartışsın diye mi? İyi ama mesaj kime? Kimse mesajı anlamıyorsa, bu nasıl bir mesaj? Acaba o koltuk öylesine mi boş kalıyor? Her görüşmede bir boş koltuk olması yeni diplomasi midir? Acaba Özgür Özel, bir o koltuğa bir de öbürüne mi oturuyor? Yoksa Erdoğan, Cumhurbaşkanı şapkası ile başka, başka şapkası ile başka koltuğa mı oturuyor? İyi ama bu durumda, AK Parti başkanı koltuğu, Varlık Fonu başkanı koltuğu, BOP eş başkanlığı koltuğu vb. de gerekli değil mi? Yoksa boş koltukta bir ruh mu oturuyor? Eğer öyle ise, kimin ruhudur bu? Yoksa o koltuk Sultan Abdülhamid döneminden mi geliyor? Koltuğun, dinî bir anlamı var mı?

Demek ki sorular çoğaltılabiliyor.

Peki görüşme ve onun içeriği ne oldu? Arada mı kaynadı?

Özgür Özel, Saray Rejimi’nin doğal parçası olan CHP’nin yeni başkanı olarak, Saray Rejimi’ne güç vermek istiyor olmasın?

CHP, mayıs seçimlerinden bu yana, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” diye bir vurguyu yapmaz hâle geldi. Böylece, güçlendirilmiş Saray Rejimi için hazırlıklar başladı. Olamaz mı? Acaba Özel, yeni kazandıkları belediyelerle birlikte, sadaka dağıtım sistemini yürütme görevini yerine getirmek için, Saray’dan ek bütçe ve destek mi istedi? Tan, acaba orada, savaş hazırlıkları ve İran’a karşı operasyonlar konusunda bir görüş birliği oluşturmak için mi vardı?

Anayasa tartışmaları da bir başka örnektir.

Yeni anayasa tartışmaları gündeme geldi. Ve CHP, “mevcut anayasaya uymuyorlar, yenisini mi yapacaklar” dedi. Dedi ama, Taksim’e yürümek için toplanan kitlelerin önüne kurulan barikatlara şöyle karşıdan bir bakış bile atmadı. Sarnıcın tepesine yerleştirilmiş dürbünleri, keskin nişancıları görmemek için gözlerini yumdu. Ve ardından, soluğu Erdoğan’la görüşmede aldı. Oysa Özel, Bozdoğan Kemeri’nin en üstündeki keskin nişancıları görseydi, hiç değilse Erdoğan’a, “efendim çok korktum” diyebilme olanağına kavuşurdu.

Olaylar son derece açıktır.

Saray Rejimi, çürümenin yeni zirvelerini ortaya koymaktadır.

Fakirleşmek, sadece ekonomik bir olgu değildir. Aynı zamanda zihinsel bir fakirleşme ile birlikte yürümektedir. Saray Rejimi’nin çürümesi, tüm toplumu sarmaktadır.

1 Mayıs 2024’te ortaya konan devlet ablukası ve OHAL sahnesi, aslında gerçeğin dışa vurumudur. Bu sahne, ancak ve ancak, kriz ve savaş politikaları ile anlamlıdır. Savaş politikaları, içeride ve dışarıda tüm hızı ile devam etmektedir. Krizle birleşmiş bu savaş politikaları, sadece emperyalist efendilerin TC devletine biçtiği tetikçi rolünün ifadesi değildir, aynı zamanda burjuvazinin, tekellerin çıkış yoludur. Onlar, tıpkı efendileri olan emperyalist Batı güçleri gibi, savaş dışında bir yol görmüyorlar. Savaş müptelalığının geçici olduğunu düşünmek büyük hatadır. Savaş, hem sistemin hem de efendilerinin çıkış yolu hâline gelmiştir.

Tüm bu sahne, aslında bu savaş politikalarının ve krizin yarattığı çürüme hâlinin ifadeleridir.

Aklı temiz tutmak gerekir.

Bunun yolu, direnmekten, devrimci pratikten, örgütlenmekten geçmektedir. Örgütlenmeden kaçarak, direniş hattına girmekten uzak durarak, bir çeşit egzersiz ile akıl sağlığını korumak mümkün değildir.

Akan su, eninde sonunda berraklaşır. Akmak gerekir. Yürümek, yola koyulmak gerekir. Yol ise, devrime giden yoldur. Devrime giden yol, bugün, kitlesel direniş ve örgütlenme yoludur. Basitçe, sadece bir mücadeleci olarak saf tutmadan, temiz kalmak, insan olarak kalmak mümkün değildir.

Sistemi baştan ayağa saran devrim korkusu, 1 Mayıs alanında kurulan barikatta kendini açığa vurmuştur. Egemen korktukça, korkutma politikalarına daha fazla başvuracaktır. Güç gösterilerinin arkasındaki bu korkuyu görebilmek için, barikatın bizim tarafımızdaki saflarında yer tutmak gereklidir.

1 Mayıs’ta Bozdoğan Kemeri’nin önünde TOMA’lar, polisler, keskin nişancılar ile, tüm İstanbul’da ortaya konan olağanüstü hâl ve abluka görüntüleri, evet bu tablo, devletin güç gösterisidir ve komiktir. En ucuz malzeme ile, yamalı bohça gibi hazırlanmış sahne dekoruna benzemektedir. Ve 1 Mayıs 2024’te devletin ortaya koyduğu şey, kendi korkusudur. Çürümenin bir başka görünümüdür bu.

Ne diyelim. Korkuyorlar ve bu konuda haklıdırlar. Ülkemizin her yanında bir devrim, komünizm hayaleti dolaşıyor. Saray’ın odalarına girip çıkıyor. Şimdi mesele, bu hayaleti, bir canlı vücut ile ortaya koymaktır.

İşte örgütlenme ve direniş hattı burada çözücüdür.

Devrimci hareketin birliği ve birlikte hareket edebilme kabiliyeti, bu açıdan yol açıcı olacaktır.

Bugün, bize gerekli olan, birleşik emek cephesidir.


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz